Sevenler, onlar hâlâ siz misiniz? Birbirinizin ağzına uzanıp kadeh gibi değdirdiğinizde dudaklarınızı—: meyden meye:
ah, nasılda tuhaftır o andan kopması içenin.
İlk başta şunu düşüneceksiniz: Bu hikâye Nora’nın hikâyesi.
Ama değil. Henrik Ibsen öyle bir kurgu kuruyor ki, siz merkeze tek bir karakter koyduğunuzu sanarken aslında satranç tahtasına ikinci bir oyun daha yerleştiriyor. Krogstad ve Bayan Linde…
Bir tarafta bir evlilik var: dışarıdan kusursuz, içeride bir “rol oyunu”.
Diğer tarafta ise bir adamın hayatta kalma mücadelesi: itibar savaşı.
Ve bu iki hat birleştiğinde asıl soru sessizce önünüze düşüyor:
Toplum insanları gerçekten düzeltir mi, yoksa yalnızca damgalayıp köşeye mi iter?
İbsen’in gücü burada başlıyor. Karakterlerini süslemiyor, yumuşatmıyor. Olduğu gibi bırakıyor. Hayatın insanı nasıl pazarlık masasına oturttuğunu gösteriyor.
Sevgi çoğu zaman ikinci sıraya düşüyor. Hayatta kalmak ise birinci.
Okurken şunu fark ediyorsunuz:
Bu oyunda sözlerin pek bir değeri yok. İnsanlar konuşuyor, sevgi sözcükleri söylüyor, roller oynuyor… Ama kaderi değiştiren şeyler sözler değil, eylemler. Ve sonra o kırılma anları geliyor.
Hani bazen bir şeyin olmasını beklersiniz… Hatta olursa her şeyin düzeleceğine inanırsınız. İşte o şey gerçekten mümkün olur. Ama düşündüğünüz gibi gerçekleşmez. Ve en acı tarafı şu: Sebebi çoğu zaman sizsinizdir.
İbsen burada çok rahatsız edici bir gerçekle yüzleştiriyor insanı: Bir insan sizi gerçekten seviyor mu, yoksa yalnızca kendi rolünü mü seviyor? Koca rolünü. Baba rolünü. Saygın insan rolünü. Rol bozulduğunda sevgi de dağılıveriyor mu?
Bu sorular okurken içinizde dönüp duruyor. Ve bir noktada şu kaçınılmaz soru geliyor:
Toplum mu haklı… yoksa ben mi?
Bu bir tiyatro oyunu gibi başlamıyor aslında. Daha çok yavaş yavaş soyulan bir hayat gibi ilerliyor. Ve sonunda geriye tek bir şey kalıyor: Çıplak gerçek.
Ve tam burada, Bir Bebek Evi (Nora) sizi son bir kez vuruyor. İbsen’in kalemi… gerçekten başka bir
Stephen…
Senin hikâyen bir roman kahramanının hikâyesi gibi başlamıyor. Daha çok bir zihnin uyanışı gibi başlıyor. Çünkü seni yaratan kişi sıradan bir karakter kurmak istemedi. Seni kendi içinden çıkardı. Bu yüzden seninle konuşurken ister istemez seni yaratan adamı da düşünmek gerekiyor: James Joyce
Joyce’un gençliğinde yazdığı ilk roman aslında Kahraman Stephen’dı. Ama o roman yayımlanmadı. Ölümünden sonra yayımlandı ve bize ulaştı. Ve bu kitap onun devamı.
O yüzden Kahraman Stephen kitabıyla ilgili incelememi buraya bırakıyorum. Okumak isteyen okurlar için. Çünkü bu kitabı ya da diğer kitabı okuyanlar, her ikisini de okumazsa bu hikâye herkes için yarım kalacak. #299092372
İlginç olan şu: Her iki kitapta da aynı konular anlatılıyor. Aile baskısı, din baskısı, dil ve toplum baskısı, yabancılaşma, sürgün, sanat ve baba arayışı… Ama yine de insan okurken sanki iki ayrı yazarın kaleminden çıkmış gibi hissediyor.
Ve okurken şunu anladım ki bunun sebebi basit bir teknik fark değil. Bu, Joyce’un yazarlık bilincinin değişmesidir.
Burada Joyce’un Aristoteles ve Thomas Aquinas’tan çok etkilendiğini ve onların güzellik ile bütünlük kavramlarını esas alarak muhteşem bir geliştirme yaptığını söyleyebiliriz.
Ama bana göre hâlâ Kahraman Stephen bu kitabın çok çok ötesinde bir yerde duruyor. Çünkü ben sade bir okurum.
Bu düşünürlere göre Joyce ilk metinde bunu başaramamıştı. Metin daha duygusal, daha dağınıktı. Belki de beni çeken tam olarak bu duygusallık ve bu dağınıklıktı. Yazar henüz yaşadıklarını yeterince mesafeden göremiyordu. Benim için ise o mesafenin olmaması, o ham gerçeklik hissi çok değerliydi.
Ama Portre’de durum değişiyor. Olaylar artık rastgele ilerlemiyor; birbirine bağlanıyor, birbirini doğuruyor. Romanın bütün parçaları tek bir merkeze bağlanıyor: