"Günümüz insanları elektrik ışığına o kadar alıştı ki böyle bir karanlığın var olduğunu çoktan unuttu. "İşoan Denemeleri"ni yazarken de buna değinmiştim. Bilhassa odanın içindeki "gözle görülebilir karanlık", belli belirsiz bir silüet varmış gibi bir hissiyat verir. Halüsinasyon görmek kolaylaştığı için de kimi zaman dışarıdaki karanlıktan bile daha dehşet verici olur. Yaratıklar böyle karanlıklarda belirir. O karanlığın içinde, kalın perdelerin ardında, paravan katmanlarının arasında yaşayan geçmişteki Japon kadınları da nihayetinde bu hayaletler ve canavarların aile efradı değiller miydi? Karanlık bu kadınları kat kat sarıyor; gerdanlarını, bileklerini, elbiselerinin ucunu kaplıyor ve tüm boşlukları dolduruyordu. Belki de tam tersi geçerliydi. Karanlık, kadınların vücudundan, siyah ağızlarının içinden ya da koyu saç köklerinden bir örümceğin fışkırttığı ip gibi yayılıyordu."
"Altının böyle karanlık bir yerde nasıl bu kadar çok ışık toplayabildiği benim için bir gizemdir. Aslında hayatımda ilk defa neden eski insanların Buda heykellerini altın rengine boyadığını, soyluların günlük yaşamlarını sürdükleri odaların duvarlarının neden altın rengi olduğunu anlıyorum. Modern insan, iyi aydınlatılmış evin içinde altın renginin güzelliğinden habersiz bir şekilde yaşayıp gider; ancak karanlık evlerde yaşamış insanlar, sadece bu güzel renk tarafından efsunlanmakla kalmamış, aynı zamanda onun pratik değerinin de farkına varmıştır çünkü ışıktan yoksun bir evin içinde altın, kuşkusuz bir ayna görevi üstlenmiştir. Başka bir ifadeyle, eski dönem insanları gösterişe düşkünlüklerinden altın veya gümüş tozu kullanmadılar, sadece onların yansıtma özelliğinden faydalanarak ışık yoksunluğunu telafi etmeye çalışıyorlardı. Buradan yola çıkarsak altına niye bu kadar kıymet verildiğini idrak edebiliriz. Gümüş ya da diğer metaller kısa sürede parlaklıklarını kaybetmelerine karşın, altın parlaklığını uzunca bir süre kaybetmez ve içerideki karanlığı aydınlatır."
"Siz hiç Japon stili bir odaya girdiğinizde, odayı kaplayan ışığın sıradan bir ışıktan farklı olduğunu hissetmediniz mi? Kendine özgü kıymetli bir sükûneti olduğunu? Ya da hiç ebediyet karşısında bir tür korku, odaya girdiğinizde zaman kavramını yitireceğiniz, yılların su gibi akıp gideceği ve odadan çıktığınızda kendinizi beyaz saçlı ve yaşlanmış biri olarak bulacağınız türden bir korku duymadınız mı?"
"Ufak bir örnek verirsem, bir keresinde 'Bungeişuncu' adlı bir yayınevi için dolma kalemle yazı fırçasını kıyasladığım bir yazı yazmıştım. Şayet dolma kalemi Japonlar veya Çinliler icat etseydi, ucunu kesinlikle kalem ucu gibi değil, fırça uçu gibi yaparlardı. Ayrıca mürekkebi de mavi olmaz, Çin mürekkebine yakın siyah renkte olurdu ve mürekkep, kalemin sapından fırçanın uç tarafına sızacak şekilde tasarlanırdı. O, zaman Batı kâğıdına seri üretimle imal ediliyor olsa bile yazmak zahmetli olacağı için en çok talebi Japon kâğıdıyla kaligrafi kâğıdı görürdü. Kâğıt, Çin mürekkebi ya da fırça bu şekilde gelişim gösterseydi, kalem ve mürekkep bugünkü gibi popüler olmazdı. Biz de romajiyi icat etmeye gerek duymazdık. Kanji ve kanalardan oluşan yazı sistemimize de daha bağlı olurduk. Sadece bu kadar da değil. Belki görüşlerimiz ve edebiyatımız Batı'yı bu kadar taklit etmez ve daha yaratıcı alanlara yönelirdi. Düşünüyorum da, önemsiz bir yazı yazma aletinin bile etkilediği alanlar uçsuz bucaksız."