Muazzam boyutlarda üretilen bu stratejik tarım ürünlerinin, sığırdan küçükbaş hayvana, kanatlı hayvanlardan su ürünlerine (balık karides vs) kadar çok geniş bir "endüstriyel besicilik alanında yem olarak tüketiminin sağlanabilmesi, küresel olarak bu süreci yöneten tarım şirketlerine önemli boyutlarda ve kalıcı sistem perspektifleri sunar. Bu perspektifleri hayata geçirebilmek için de:
Evcil hayvanların doğada (meralarda) serbestçe dolaşarak doğal kaynaklardan beslenmelerinin önüne geçilmesi gerekmektedir. Yani geleneksel hayvancılığın bir alternatif olarak insan kitlelerine görünür olması engellenmelidir. Düşünsel düzeyde denklem bu denli basit; fakat uygulamada ortaya çıkan sistemsel yapı son derece ayrıntılı!
Küresel çapta böylesi geniş düşünülmüş bir plana göre, küresel oligarşi, büyükbaş hayvancılık başta olmak üzere mera hayvancılığını önce çeşitli yöntemlerle baskı altına alarak sınırlandırmak sonra da adım adım tamamen ortadan kaldırmak için küresel çapta bağlantılı olduğu pek çok kuruluş, kurum ve etkili kişiler üzerinden sayısız girişimlerde bulunmaktadır.
Bilindiği gibi "geleneksel mera hayvancılığında" hayvanlar geniş meralarda (otlaklarda) dolaştırılarak beslenirler. Bu hayvanlanın etleri, bir yandan dolaştıkları meralarda yedikleri çeşit çeşit doğal (omega 3 yağ asidi açısından zengin!) ve sağlıklı (kimyasal olarak kirletilmemiş) bitkilerden dolayı ve sürekli hareket halinde olduklarından en sağlıklı, lezzetli besin kaynağıdır. Neredeyse binlerce yıldır sürdürülen böylesi bir hayvancılığın et ve süt ürünleri insan doğasına da uygundur ve yararınadır. Bu saptama aynen serbest hareket ederek doğal beslenebilen kanatlı hayvanlar ve hatta suda yaşayan canlılar için de geçerlidir.
Ne var ki bu tarz geleneksel hayvancılık, Küresel Finans Oligarşisi
Onu canlılarından uzak tutup hayatla irtibatına koparmak; hem "cihat" meydanlarında hem de "içtihat" alanında onun gür sesini kesmek için ne işler çevirdiklerini sen bilmiyorsun!
Dediler ki Kur'an, "ka-re-e" (okunan) kökünden değil; "ka-re- ne"(komşu/yoldaş) kökünden türemiştir. Amaç Kur'an'ın "oku- mak" değil; "yanında bulundurmak", "kendine yapıştırmak anlamına geldiğini ifade etmek.
Derler ki: Bir kimse sadece Bismillah'ın "B" sinde saklı manaları tefsir etmeye kalksa, ona bir ömür yetmez.
Yine derler ki Kur'an'ın yetmiş "batın"ı (içsel anlam) vardır, onların da her birinin yetmiş "batın"ı ve bu böylece akıp gider... Tüm bunlar doğrudur.
Ancak onlar meseleyi şu noktaya getirmek istiyorlar. Hiç kimse onu anlamaya çalışmamalı.
Amaç Kur'an'ı açıp okuyan, anlamaya çalışan, düşünen, ondan bir ders çıkaran herkesi mahkûm etmek, anladığı şeyi de reddetmek ve şüpheli oldugunu lanse etmek.
Dediler ki Kur'an'ın gerçek anlamı, imamların yanında özel bir kitapta gizlidir. Ondan hiç kimsenin haberi yok. O kitap Peygamber'in evindeydi, sonra gizli bir şekilde elden ele imamlara geçti. Şu anda da kayıp imamın yanındadır. Bu şu anlamda doğrudur. Imamlar, kitabı diğer insanlardan daha iyi anlar ve anlamlandırırlar. Bu da doğal ve mantıklı bir şeydir.
Oysa onlar bundan şu neticeyi çıkardılar: Kur'an, içi muamma dolu sırlar dünyasına benzer ve insanın onu anlaması mümkün değil.
Dediler ki: "Kur'an'ı akılla tefsir eden herkes, cehennemdeki yerini hazırlamış olur."
Halbuki Peygamber'in hadisi şu şekildedir. "Kur'an'ı kendi düşüncesine göre tefsir eden herkes cehennemdeki yerini hazırlasın."
Yani "kendi görüşü, kendi düşüncesi ve kendi değer yargısı"na göre tefsir eden kimse...
Bu ise, araştırma metodunun temelini oluşturan çok mantıklı ve bilimsel bir ilkedir. Zira araştırmacı, bir