Kayhan T.

Akıl, bir bilim olarak önce ilahiyatı ve ardından metafiziği inkâr edip geri çevirerek; birincil nedeni ve maddi olmayan gerçeklikleri anlamaya çalışan her türlü çabadan uzak durarak; hem duyuların algılanmasına hem de mantık ilkelerine, yani bütün bilgilerimizin dayandığı şeylerin hepsine bir hakaret niteliğindeki daha az ya da çok işlenmiş şüpheyi üreterek, kendi öz gücünü kanıtladığını farz eder. İnsan bilgisinin bu mağrur yıkılışı, bir kelimeyle tanımlanabilir: Agnostiklik. İnsan aklı, aynı zamanda, ilk hakikatin haklarını tanımayı reddederken doğaüstü düzeni de, imkânsız olduğunu düşünerek, tanımaz. Böylesi bir reddedişi, lütfun bütün özüne karşı bir hamle olarak telakki eder. Bu, natüralizm kelimesiyle tanımlanabilir. The Angelic Doctor - Jacques Maritian (1931)
Sayfa 1673 - Kapı·Kitabı okudu
Reklam
Kişisel olmaması amaçlanan bu kitapta, şu kişisel atfı yapmak cüretini göstereceğim; çünkü bu atıf, kitabın yazılış amacını açıklamaktadır. Genç bir Oxford'luyken, yaşım ve ait olduğum nesil gereği, doğal olarak, uzun ve sık dini tartışmalara katılmaya bir Hıristiyan olarak başladım ve bu tartışma ların bizim nesildeki pek çok kişiye yaptığı üzere, tüm dogmatik inançlara karşı derin bir şüphe besleyen bir agnostiğe dönüştüm. Hakkında pek çok şey bildiğimden ve bunlara çok büyük tepki duyduğumdan, İngiliz Kilisesine dayanan Hıristiyanlığın dogmatik öğretilerine karşı hususi bir şüphe duymaya başladım. Bir agnostik olarak, iki şeyden emindim: İlk olarak, dini alandaki konular bakımından, hakikati bilmediğimiz ya da muhtemelen bilemeyeceğimizden. İkinci olarak, örneğin Tanrı'nın dünyayı Yaradılış'ta (Genesis) belirtildiği gibi zamanda belli bir noktada yarattığı ve başka bir zamanda da Oğlunu insanoğlunu kurtarmak için gönderdiği gibi bana öğretilen sözde dini gerçekler bakımından. Bunların doğru olması mümkün olmadığından, doğru olsa da bunun bilinemeyeceğinden emindim. Bu kanaate dayanarak, esas itibariyle, bu konuya bütünüyle sırtımı dönmeye devam ettim. Ruhsal Bir Odise (1942) - C.E.M. Joad
Sayfa 1663 - Kapı·Kitabı okudu
Bu araştırmadan sonra yeniden dini öğretilere dönersek, bunların tamamının illüzyon olduğunu, kanıtları kabul etmediğini ve kimsenin onları kabul etmeye ve onlara inanmaya zorlanamayacağını yineleyebiliriz. Bazıları öylesine imkânsız, uzun çalışmalar sonucu dünyanın gerçekliğine ilişkin keşfettiğimiz her şeyle öylesine uyumsuz ki, aralarındaki psikolojik farklılıkları dikkate alarak onları delüzyonlarla karşılaştırabiliriz. Çoğunun gerçeklik değerini yargılayamayız, kanıtlayamadığımız gibi ve de aksini ispat edemeyeceğimiz gibi. Hâlâ bunlara eleştirel yaklaşabilmek için çok az şey biliyoruz. Evrenin bilmeceleri, kendini yavaş yavaş bize açıyor, bilim bazı soruları yanıtlamaktan hâlâ acizdir; fakat bilimsel çalışmalar, bizim dış gerçeklik bilgisine giden tek yolumuzdur. Bir İllüzyonun Geleceği (1928) - Sigmund Freud
Sayfa 1661 - Kapı·Kitabı okudu
Dini olmayan bir eğitim deneyini yapmaya değer diye düşünüyorum... Insanoğlunun genel olarak dini illüzyonun tesellisi olmaksızın yapamayacağına, o olmaksızın hayatın zorluklarına, gerçeğin zalimliğine katlanamayacağına katılmıyorum. Elbette ki çocukluğundan beri tatlı ya da acı-tatlı olarak zehirlediğiniz biri için bu durum doğrudur. Peki ya diğerleri, aklı başında olarak yetiştirilenler? Belki de o, nevrozlu olmayan biri olarak, onun etkisini hafifletmek için bir içkiye ihtiyaç duymayacaktır. Gerçek şu ki, o zaman insanoğlu, kendini zor bir durumun içinde bulacaktır. Tam anlamıyla çaresizliğini ve evrenin işleyişindeki önemsiz rolünü itiraf etmek zorunda kalacaktır; yaradılışın merkezinde, ilahi takdirin şefkatinin, merhametinin merkezinde bulunmadığını itiraf etmek zorunda kalacaktır. Sıcak ve rahat yuvasını terk eden bir çocukla aynı durumda olacaktır. Fakat öte yandan, çocukluğun üstesinden gelmek onun kaderi değil midir? İnsan sonsuza dek çocuk kalamaz, vahşi dünyaya adım atmak zorundadır. Bu, gerçekliğe uzanan eğitim olarak adlandırılabilir. Bir İllüzyonun Geleceği (1928) - Sigmund Freud
Sayfa 1662 - Kapı·Kitabı okudu
Geçmiş çağlarda, yadsınamaz bir özgünlük eksikliğine rağmen, dini fikirler insanoğlu üzerinde büyük etki uyandırmıştır. (...) Bu öğretilerin özünde varolan gücünü nereden aldığını ve mantığın kabulünden bağımsız olan etkinliğini hangi duruma borçlu olduğunu sormalıyız. Bana kalırsa, bu iki sorunun cevabı için yeterince zemin hazırladık. Dini düşüncelerin fiziki temeline dikkatimizi verirsek, cevap bulunacaktır. Dogma olduğu malum olan bu düşünceler, tecrübe kalıntıları ya da tefekkür ürünü değildirler; bunlar illüzyonlardır; insanoğlunun en eski, en güçlü ve en ısrarcı arzularının icra edilmesidir. Bu düşüncelerin gücündeki sır, bu arzuların gücünde yatar. Biz halihazırda çocuk savunmasızlığının korkutucu etkisinin baba sevgisiyle korunma ihtiyacını doğurduğunu ve bu savunmasızlığın tüm hayat boyunca devam edeceğinin farkında olarak, bu defa daha güçlü bir baba varlığına tutunmayı gerekli kıldığını biliyoruz. Böylece Tanrı'nın koruyucu kuralları, hayattaki tehlikeler karşısındaki endişelerimizi bastırır, ahlaki bir dünya düzeninin kurulması, insan kültürü içinde sıklıkla yerine getirilememiş olan adalet isteklerinin gerçekleştirilmesini sağlar. Ayrıca dünya üzerindeki varoluşun gelecekteki bir hayatla uzatılması, bu arzuların gerçekleştirilmesi için uygun bir yer ve zaman ortamına katkı sağlar. İnsan merakını uyandıran, evrenin kökeni ile ruh ve beden ilişkisi gibi, bu sorulara bu sistemin geride yatan varsayımlarıyla uyumlu cevaplar verilir. Birey, hiçbir zaman tam olarak üstesinden gelinemeyen, baba kompleksinden kaynaklanan çocukluk çatışmalarından kurtulabilirse ve bu çatışmalar evrensel olarak kabul görmüş bir çözüm ortaya koyabilirse, insan ruhu būyük bir rahatlama gösterir. Onların illüzyon olduğunu söylediğimde, kelimeyi tanımlamak zorundayım. İllüzyon, hata
Sayfa 1660 - Kapı·Kitabı okudu