“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu.”
Sözünü çok yerde görmüş okumuştum. Açıkçası kitabın içeriğindeki Kemal’in içinde yaşadığı şuursuz aşkı ne kadar desteklerim bilmiyorum en azından böylesini ben doğru bulmuyordum. Ama saygıyı fazlasıyla hak eden bir aşktı. Roman genel olarak birinci tekil kişi ağzından anlatıldığı için daha çok Kemal’in duygularına maruz kalıyoruz bu büyük duyguların karşısında acaba Füsun neler hissediyordu onunla ilgili de bir parçalar olmasını dilerdim. Benim uzun süren 49 günlük mahsumiyet müzesi sürevini gayet güzel geçmişti kitabında içinde yaşamamak elde değil.
"Ben de bir kadını saçlarını, mendillerini, tokalarını, bütün eşyalarını saklayacak, onlarla yıllarca teselli arayacak kadar çok sevdim…” diyerek eşyaya ve sevdiğimiz insanlardan kalan bir fotoğrafın önemine vurgu yapıyordu. Bir insandan kalma saçma gözüken bir eşyanın aslında ne kadar da anlamlı olduğunu bir daha hatırlamıştım ya da fark etmiştim. Sanırım eşya, fotoğraf, bir kağıt parçası artık daha değerli olabilir benim için. Ayrıca kitapta geçen bir diğer alıntılardan bir tanesi ve beni çok etkileyen belkide kendimden bir parça bulduğuma inandığım satırlar.
“Birlikte Sahaflar’a gidip kitaplar alıyorlar, bitpazarına gidip eski plakları buluyorlar.” Kalbim kaldı. Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar.