Sartre'a göre insan, varoluşunun özünden önce geldiği ilkesine bağlı hareket ederse "sahici" yaşar. Yani insan, özünde mesela bir demokrat, bir garson veya bir düşünür değildir; bunlar oynamayı seçebileceği rollerdir ama aşabileceği içsel nitelikler değildir. Gene mesela, sahici yaşayan bir insan kalkıp, "Öğle yemeklerinde iki kadeh viski yuvarlarım çünkü ben böyleyim," diyemez. Böyle derse kendine kim olduğunu ve neler yapabileceğini seçebilen bir özne sıfatıyla var olan bir birey değil, değişmez özelliklere sahip bir nesne muamelesi yapmış olur.
Benim için buradaki en önemli nokta, Sartre'ın kişinin kendisine nesne muamelesi yapmasına dair uyarısı. Sahiden hissedebildiğim nadir ahlak felsefesi kırıntılarından biri bu: Kendi kendime nesne muamelesi yapmak bana daha az canlılık, daha az kendilik hissi verecektir. Mesela kendimi özümde düşüncesiz bir insan olduğuma ve bu konuda yapabileceğim hiçbir şey olmadığına inandırdığım bir noktadayım: Sadece mağlubiyet hissetmekle kalmam, isteyerek değişebilme kabiliyetimi reddetmekle sahiden yaşıyor olmam da son bulur. Ama ayı zamanda kontrolüm dışında kalanları kabullenmemek de aptallıktır: Ne genç ne de uzun boylu ve mavi gözlü olmak benim seçimime bağlıdır. Temelde çoğumuz hayatlarımızdan mümkün mertebe sorumlu olmak isteriz; hayatlarımızı kendimize ait kılmak elzemdir. Seçiyorum, öyleyse kimsem oyum.