Zülal Kalkandelen, Can Başkent ile güzel bir kitap yayınlamış. Sıkılmadan yeni bir bakış kazanabileceğiniz engin, akıcı bir söyleşi... Beni ve benim gibi düşünenleri heyecanlandıran, önemli bir eksiği gideren, yanlış anlaşılmalar ve yerleşik yargılara yanıt olabilecek bir kitap... Veganizmi et yemeye indirgeyen yaklaşımlara karşı her zaman duyarlıyım. Gerçek dindarların, inanç sömürenlere karşı olduğu haklı refleksler gibi bir refleks benimki. Ölümü değil yaşamı kutsayan, öldükten sonra vaadedildiğine inanılan cenneti değil değer katan ilkeli ve bütüncül yaşam içinde, el ve gönül birliğiyle cenneti kurabileceğimize inananlardanım. Bu bağlamda, kendini ifade edemeyen hayvanların haklarını savunmak, sözcüleri olmak önemli geliyor bana. Tanrı insanı yeryüzünü sömürsün diye yaratmış olsaydı bugün bioçeşitliliğin antroposen sömürü karşısında doğal kaynaklarının tükendiğini yaşamaz, sera etkisi gibi nedenlerle hastalanmazdık. Hayvanlar biz etinden, sütünden, derisinden, gücünden yararlanalım diye yoklar diye düşünenlerdenim. Descartes onları ruhsuz makineler olarak tanımlamış. İnsan bu gibi fikirlere bugünden bakınca düşünsel evrimini objektif gözle tasımlayıp yeniden tanımlayabiliyor. Evlerimize sokup süsleyip oyuncak gibi oynamamız için de yaratılmış olamazlar tabii. Ondan alacağımız proteini baklagillerden alabileceğimizi Einstein, Gandhi ve Russell gibi insanlığın yüz akı olan veganlardan biliyoruz. Bugün atın, öküzün gücünden değil, makinalardan faydalandığımız gibi, insanlık, Flora ve fauna sömürüsüne son verecek pozitif evrimi henüz tamamlamadı. Yerleşik yargı ve ön kabulleri, dinsel, kültürel ve dahi bilimsel kalıpları kırmadan özgürleşemeyeceğimize; uzak ufka ulaşmak içinse derin sularda seyretmeye cesaret göstermemiz gerektiğine inananlardanım. İnsanoğlunun