Sait Faik'in öykülerini okumak, benim için her zaman İstanbul sokaklarında yürümeye benzer. Bazen dar bir sokakta karşınıza çıkan beklenmedik bir manzara gibi, "Şahmerdan"ın sayfalarında da insan hayatının en saf, en dolaysız halleriyle karşılaşırsınız. Bu karşılaşmalar öyle içten, öyle gerçektir ki, kendinizi bir anda öykülerin içinde bulursunuz.
Kitabı ilk elime aldığımda, isminin ağırlığı çarptı beni önce. Şahmerdan - ağır bir çekiç, demiri döven, şekil veren bir alet. Nasıl da yerinde bir metafor. Çünkü bu öyküler de tıpkı bir şahmerdan gibi vuruyor insanın yüreğine. Hayatın çeliğini döverek şekil veriyor ona, hem de öyle ustaca ki, acısını bile seviyorsunuz.
Sait Faik'in kaleminden dökülen her karakter, sanki yazarın bir parçası gibi. Balıkçılar, işçiler, sokak satıcıları... Hepsi birer Sait Faik aslında. Ya da belki de hepimiz biraz onlar gibiyiz de, farkında değiliz. Yazar bize kendimizi gösteriyor bu öykülerde, hem de en çıplak, en savunmasız halimizle.
Öykülerdeki deniz kokusu öyle gerçek ki, kitabı okurken pencereyi açıp içeri dolan rüzgârın hangisi gerçek, hangisi Sait Faik'in denizi, ayırt edemiyorum. Belki de fark etmez. İyi edebiyat zaten gerçekle kurmacanın sınırlarını belirsizleştirmez mi? "Şahmerdan"da tam da bunu yapıyor: Gerçekle kurmacanın, hayalle hakikatin sınırlarında geziniyor.
İnsanı en çok etkileyen yanı, belki de hiçbir şeyi süslemeden anlatması. Yoksulluğu anlatırken bile süslü püslü cümleler kurmuyor Sait Faik. Bir işçinin yorgunluğunu, bir çocuğun açlığını, bir kadının çaresizliğini öyle yalın, öyle dolaysız anlatıyor ki, kelimeler bile fazla geliyor bazen. Susup düşünmek istiyorsunuz sadece.
Bu öykülerde İstanbul'un arka sokakları, Burgaz Adası'nın kuytu köşeleri, mahalle kahveleri, meyhane masaları var. Ama asıl var olan, insanın ta