"Thomas Jefferson bütün insanların eşit yaratıldığını söylemişti. Yankiler ve Washington'daki yönetici takımının kadın üyeleri her fırsatta bize bu sözleri hatırlatmaya bayılırlar. Şu an içinde olduğumuz miladi 1935 senesinde, bazı kişiler bu sözleri olur olmadık yerde kullanma eğilimi sergiliyorlar. Aklıma gelen en saçma örnek, yaygın eğitimin başında olan kişilerin çalışkan öğrencilerin yanı sıra aptal ve tembel olanları da üst sınıfa geçirmesidir. Size büyük bir ciddiyetle, bütün insanlar eşit yaratıldığı için geri kalan çocukların muazzam bir aşağılık kompleksine kapılacağını söylerler. Bazı insanların inanmamızı istediği gibi, bütün insanların eşit yaratılmadığını biliyoruz. Bazıları diğerlerinden daha zekidir, bazıları doğuştan daha fazla fırsata sahiptir, bazı erkekler diğerlerinden daha çok para kazanır, bazı kadınlar diğerlerinden daha iyi kek pişirir ve bazıları da çoğu insanın sınırlarını aşan becerilerle dünyaya gelir.
Ama bu ülkede insanlar tek bir durumda eşit yaratılmış olurlar: Yoksul bir insanı bir Rockefeller'la, aptal bir insanı Einstein'la ve cahil bir insanı bir yüksek okul dekanıyla eşit tutan tek bir kurum vardır. Hukuk kurumudur bu, beyler. Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi, ülkedeki en basit Sulh Ceza Mahkemesi ya da hizmet ettiğiniz bu saygıdeğer mahkeme gibi. Mahkemelerimizin de her kurum gibi kusurları var ama bu ülkedeki mahkemeler bütün insanları eşit kılan kurumlardır ve mahkemelerimizin hepsinde herkes eşittir."
Çünkü bir başkasının güç tekelini kabul etmenin ilk şartı inkârdı. Kişinin kendisini ve gerçekleri inkârı. Özellikle de liderlerinin eksikliklerinin inkârı.
Peki, bütün o insanların bir araya gelmesi için, ihtiyaç duyulan tek düşman kim miydi? Ne önemi vardı ki! Kimin umurundaydı! Hem savaşlarda, düşmanın adı olmazdı! Düşman, düşman olarak bilinirdi! Çünkü bir adı olduğu fark edilince bir insan olduğu da hatırlanabilir ve savaş artık o kadar da soğukkanlı geçmeyebilirdi! Tarih, savaştığı insanların, örgütlerin, ülkelerin adlarını bilmeyen askerlerle doluydu! Sonuç olarak, tek düşmanın adının hiçbir önemi yoktu. Önemli olan, o tek düşmanı linç etmenin sonuçlarıydı:
Linç varsa birlik vardı.
Linç,aklımdan bir türlü çıkmıyordu. Sadece onu düşünüyor ve onun hakkında okuyordum. Okudukça da,sıradan bir şiddet davranışı olmadığını fark ediyordum. Linç,sadece birden fazla insanın yan yana gelip yumruklarını sıkması değildi. Toplumsal bir gerçekti! Sosyal antropolojide yeri olan bir hareket biçimiydi! Hatta bir biçimlendiriciydi! Toplum ve birey,çoğunluk ve azınlık ilişkilerinin düzenleyicilerinden biriydi. Kolektif bit haktı! Rousseau'nun 'doğrudan demokrasi' dediği şeydi!