Dürüst olmam gerekirse, kitabın ilk sayfalarında biraz zorlandım; bir türlü ısınamadım, içine giremedim hikâyenin. Ama sayfalar ilerledikçe, o kadim atmosfer beni öyle bir sardı ki, bittiğinde etkisinden çıkmam zaman aldı. Bu, İskender Pala’dan okuduğum ikinci kitaptı ve bu eserle birlikte yazarın kalemini gerçekten ne kadar sevdiğimi bir kez daha anladım.
Kitap, bizi medeniyetin sıfır noktasına, Göbeklitepe’nin o gizemli ve devasa taşlarının arasına götürüyor. Her ne kadar bugün bile araştırmalar sürse ve her geçen gün yeni bir bilgi gün yüzüne çıksa da, Pala o boşlukları müthiş bir kurguyla doldurmuş.
Hikâye kıyameti andıran bir kıyamet sahnesiyle başlıyor; gökten taşların yağdığı, suların birbirine karıştığı o dehşet anında hayatta kalan Sarıca, yanına aldığı bir bebek, bir köpek ve sonradan bulduğu bebeğin annesi Çira ile yola koyuluyor. Ancak bu yolculuk sadece fiziksel bir yer değiştirme değil, bir medeniyet arayışı. Bir yanda aile kavramını bilen, dikiş diken, savaşmadan yaşamaya çalışan bir topluluk; diğer yanda ise kaosun içinde şekillenen karanlık bir güç o güçten geriye kalan üç kişi.
Beni en çok etkileyen kısımlardan biri, başlangıçta "lanetli" denilerek ölüme teslim edilmek istenen o tüysüz bebeğin, ileride nasıl bir kötülük simgesine, adeta bir şeytan figürüne dönüştüğüydü. İnsanları korkuyla, yalanla ve sahte tanrılık iddialarıyla kandırması; iyiliğin karşısına alkolü, çok eşliliği ve hırsı koyması aslında günümüz dünyasının da bir aynası gibi. İlk yalanı icat eden bu çocuk hırsızlığı da övecek.. Şahsi düşüncem şudur ki tüm kötülük hırsızlıktan doğar. Birini öldürmek yaşam hakkını çalmak, birine yalan söylemek doğruyu bilme hakkını elinden almaktır.
Maalesef kitapta da gördüğümüz gibi, savaşsız bir dünya kurmak çok zor.İyilik ve kötülüğün gece
Akşam Yıldızıİskender Pala · Kapı Yayınları · 20208,1bin okunma
On bin yıl evvel Ahura Mazda'nın hükmündeki Media ülkesin
de yakışıklı, kahraman, on bin at sahibi bir bey yaşarmış. Tanrı ona bir oğul, oğula da insanlığı kurtarmak için görev vermiş. Halk çocuğa büyük kurtarıcı gözüyle bakmaya başlamış. O sırada Azazil onu kıskanıp yılan kılığında gelmiş. Çok geçmeden de memlekette kibir, sarhoşluk, büyü ve yalan alıp başını yürümüş. Yetmemiş, çocuğun içine de bir hükümdarlık hırsı koymuş. Çocuk o hırs ile babasını öldürüp gözünü yılan gözüne döndürmüş ve Media'ya hükümdar olmuş. Azazil şeytana dönüşüp tekrar gelmiş, daha fazla gururlanması için ona yılan değil ejderha olduğunu söylemiş, adına
Aj-Dahak demiş . Ülke birkaç zaman böyle yönetilmiş. Ne var ki iyilikler, güzellikler, zenginlikler hep birer birer kayboluyormuş. Halk Aj-Dahak adını Az-dahak şeklinde söylemeye
başlamışlar. Şeytan çöküşü daha da hızlandırmaktan geri kalmamış. Bu sefer güzel bir kadın kılığına girip Azdahak'ın aşçılığını üstlenmiş. Onu haram lokmayla besleyip gitgide
şaraba alıştırmış. Sarhoş olduğu bir gece de onu iki omuzlarından öpmüş. Ertesi sabah öptüğü yerlerden Azazal'i temsilen iki yılan başı çıkmış. Çok geçmeden yılan başları ona ıstırap vermeye başlamış. Azazil şeytan bu sefer bir hekim
kılığında gelmiş ve ona reçete olarak bir ceninin beynini yemesini söylemiş. Bunu yapınca omuzundaki yılanlar sakinleşiyormuş. Bu böyle sürüp gitmiş. Ceninler yenildikçe çocuğun ruhunda hırs, kibir, sarhoşluk, büyü ve yalana karşı ilgi çoğaldıkça çoğalmış." Sonra şeytan bu beş günaha cinayeti eklemiş ve ülkenin bebeklerini yılanları beslemek için öldürmeye başlamış. Halka da insanlığı günahından kurtarmak
için böyle yaptığını söylüyormuş. Günahların her birini yaydıkça yaymış. Halk inim inim inliyormuş. Bilgelerin işleri gizliden, şeytanların ayinleri
"Efendiler! Devlet teşkilattan, insan hürriyetten ibarettir. Devlet yapısına ziyan eriştirecek başka hiçbir yapı kabul edilemez. Silahla yahut fikirle, parayla yahut imanla devlete kast eden her teşebbüs yok edilmek zorundadır.