Anne Kadın

Anne Kadın
Küçük Prensimin Annesiyim 🩵 “Kendi hikayemin kahramanı.”️️ “Yıldızları kovalayan bir düş avcısıyım.”️
Puan vermedi·252 syf.··
Beğendi
·
2026 18. kitabı
·
29 saatte okudu
·
Okunma: 06 Mayıs 2026 23:12
Dürüst olmam gerekirse, kitabın ilk sayfalarında biraz zorlandım; bir türlü ısınamadım, içine giremedim hikâyenin. Ama sayfalar ilerledikçe, o kadim atmosfer beni öyle bir sardı ki, bittiğinde etkisinden çıkmam zaman aldı. Bu, İskender Pala’dan okuduğum ikinci kitaptı ve bu eserle birlikte yazarın kalemini gerçekten ne kadar sevdiğimi bir kez daha anladım. ​Kitap, bizi medeniyetin sıfır noktasına, Göbeklitepe’nin o gizemli ve devasa taşlarının arasına götürüyor. Her ne kadar bugün bile araştırmalar sürse ve her geçen gün yeni bir bilgi gün yüzüne çıksa da, Pala o boşlukları müthiş bir kurguyla doldurmuş. ​Hikâye kıyameti andıran bir kıyamet sahnesiyle başlıyor; gökten taşların yağdığı, suların birbirine karıştığı o dehşet anında hayatta kalan Sarıca, yanına aldığı bir bebek, bir köpek ve sonradan bulduğu bebeğin annesi Çira ile yola koyuluyor. Ancak bu yolculuk sadece fiziksel bir yer değiştirme değil, bir medeniyet arayışı. Bir yanda aile kavramını bilen, dikiş diken, savaşmadan yaşamaya çalışan bir topluluk; diğer yanda ise kaosun içinde şekillenen karanlık bir güç o güçten geriye kalan üç kişi. ​Beni en çok etkileyen kısımlardan biri, başlangıçta "lanetli" denilerek ölüme teslim edilmek istenen o tüysüz bebeğin, ileride nasıl bir kötülük simgesine, adeta bir şeytan figürüne dönüştüğüydü. İnsanları korkuyla, yalanla ve sahte tanrılık iddialarıyla kandırması; iyiliğin karşısına alkolü, çok eşliliği ve hırsı koyması aslında günümüz dünyasının da bir aynası gibi. İlk yalanı icat eden bu çocuk hırsızlığı da övecek.. Şahsi düşüncem şudur ki tüm kötülük hırsızlıktan doğar. Birini öldürmek yaşam hakkını çalmak, birine yalan söylemek doğruyu bilme hakkını elinden almaktır. ​Maalesef kitapta da gördüğümüz gibi, savaşsız bir dünya kurmak çok zor.İyilik ve kötülüğün gece
Akşam Yıldızıİskender Pala · Kapı Yayınları · 20208,2bin okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
10/10
·528 syf.··
Beğendi
·
2026 16. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 05 Mayıs 2026 09:40
İskender Pala’nın kaleminden çıkan Abum Rabum, benim için sadece bir kitap değil, adeta Mezopotamya’nın o bereketli ve tarih kokan topraklarında yapılmış mistik bir yolculuktu. Yazarla tanışma kitabım olan bu eser, kurgusuyla beni öyle bir içine çekti ki, karakterlerle beraber her adımda nefesimi tuttum. Kitağ bana bambaşka bir dünyanın kapılarını açtı adeta. ​Daha önce Nemrut Dağı’na çıkmış, Urfa’nın o eşsiz atmosferini solumuş ve Balıklıgöl’ü ziyaret etmiş biri olarak, kitabın sayfalarında dolaşırken gördüğüm yerleri yeniden yaşamak paha biçilemezdi. Hatta karakterlerin konakladığı El Ruha Oteli’nde tesadüfen daha önce konaklamış olmam, sahneleri zihnimde canlandırmayı inanılmaz kolaylaştırdı. Keşke bu toprakları gezmeden önce bu kitabı okusaydım diye düşünmeden edemedim; çünkü Anadolu ve Mezopotamya her taşıyla, her zerresiyle tarih kokan bambaşka bir dünya. ​Kitapta sadece bildiğim yerler yoktu; Petra’ya ve Mısır’a gitmemiş olmama rağmen, İskender Pala’nın derin tasvirleri sayesinde onlarla beraber oraları da karış karış gezmiş kadar oldum. Üç kutsal dinin ortak noktası olan Hazreti İbrahim’in ayak izlerini takip etmek, onun "iyiliği emreden" yolunda yürümek çok etkileyiciydi. Bu ortak noktanın merkezinde dönen olaylar, Sümerler hakkındaki bilgiler ve işin içine giren Mossad, MİT, ajanlar ve gizli örgütler, kitabı tam bir macera ve gerilim fırtınasına dönüştürmüş. Her cümlede ne olacağını daha fazla merak ediyor insan. ​Gizli servislerin peşinde koştuğu o kadim bilgilerin gizemi, merak ve hayranlık duygusunu son sayfaya kadar diri tutuyor. Abum Rabum, hem tarihsel derinliğiyle bilgilendiren hem de mistik dokusuyla büyüleyen, nefes kesen bir eser. Mezopotamya’nın zenginliğini ve paha biçilemez topraklarımızı bir de bu kurguyla okumak gerçekten müthiş bir
Abum Rabumİskender Pala · Kapı Yayınları · 201812,3bin okunma
Puan vermedi·372 syf.··
2026 15. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 25 Nisan 2026 13:25
Bu kitabı okumak ne kadar zorsa, üzerine bir şeyler yazmak da bir o kadar ağır... "Ensest" ve "çocuk istismarı" kelimeleri kağıt üzerinde bile bu kadar can yakarken, bu karanlığa maruz kalan o küçücük ruhların yükü altında ezildiğimi hissediyorum. ​Büşra Sanay, toplum olarak görmezden geldiğimiz, yokmuş gibi davrandığımız ve üzerine kalın örtüler serdiğimiz o korkunç gerçekle bizi yüzleştiriyor. Sahi, sorunların üzerini örterek bunca istismarı yok edebilir miyiz? Bizim konuşmaya dahi çekindiğimiz sahneleri ne yazık ki küçücük bedenler bizzat yaşıyor. Üstelik bu konuda sandığımızdan çok daha bilinçsiziz. Buzdağının görünen kısmıyla şoke olurken, bilinmeyenlerin çokluğu kan dondurucu. ​İncelemede kabullenmesi en zor nokta ise tehlikenin "dışarıdan" değil, en "içeriden" gelmesi. Bir çocuğu yabancılara karşı korumayı biliyoruz; peki ya tehlike en yakınından geliyorsa? Bir baba, abi, dede ya da amca... Bu ihtimalin düşüncesi bile bir çocuğun dünyasındaki tüm güven duygusunun yerle bir olması demek. Tam bir yıkım. ​ ​Kitaptaki sarsıcı gerçek hikayeler gösteriyor ki; bir çocuğun hayatını kurtaracak olan şey, yetişkinlerin dikkati ve cesaretidir. Annelerin çocuklarını her şeyden önce dikkatle gözlemlemesi, o küçük işaretleri doğru okuyabilmesi ve en önemlisi çocuğuna inanması gerekiyor. Korkup geri çekilmek yerine, çocuğun arkasında sarsılmaz bir dağ gibi durmak hayati önem taşıyor. Aynı sorumluluk öğretmenler için de geçerli; bir çocuğun davranışlarındaki en ufak bir değişimi, içine kapanıklığı ya da korkuyu fark edecek olan ilk kişi onlardır. ​Gerçekten kimseye güvenilmeyecek kadar karanlık bir dönemden geçiyoruz. Bu yüzden çocuklarımızın bedeni sadece kendilerine aittir fikrini aşılamalıyız. "Yakınıdır" diyerek sınırların aşılmasına müsaade etmemeli, kimsenin kimsenin
Kardeşini DoğurmakBüşra Sanay · Doğan Kitap · 20188bin okunma
Puan vermedi·308 syf.··
Beğendi
·
2026 14. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 22 Nisan 2026 18:15
Televizyon dizilerini izleyen ve takip eden biri değilimdir ama bu aileyi ilk olarak diziden öğrenmiştim ve merak edip diziyi izlemeye karar vermiştim. Daha sonra dizi yayından kaldırılınca oldukça üzülmüş ve sonrasında neler olduğunu merak etmiştim. Sonrasında Şirin Devrim’in bu kitabını keşfedince dünyalar benim oldu. Açıkçası kitaba başlarken "Acaba sıkılır mıyım?" diye bir korkum vardı ama kitabı açmamla şaşkına dönmem bir oldu. Şirin Devrim öyle bir anlatmış ki, sanki dışarıdan okumuyorum da olayları onlarla beraber birebir yaşıyorum gibi hissettim. ​ Kitapta beni benden alan şey ailenin o dolu dolu hayatı oldu. Özellikle Zeyd’in kısımlarına gelince kendimi "1001 Gece Masalları"nın içinde gibi hissettim. Bir bakıyorsunuz Paris’teler, bir bakıyorsunuz Ürdün, Amerika, Londra, İstanbul... Sürekli bir hareket, sürekli bir değişim. Konaktan konağa kültürsen kültüre ben de onlarla beraber o yeni yerlere yerleştim, o havayı soludum sanki. ​ İlişkileri, kuzenlerin birbirleriyle olan bağı ve çevrelerindeki o entelektüel kalabalık beni diğer etkileyen şeylerden biri oldu. Gerçekten sanatla iç içe, kendini müthiş geliştirmiş bir aileden bahsediyoruz. Oturmasını kalkmasını bilen, misafir ağırlamanın hakkını veren, gelişmekte olan Türkiye’nin o en güzel yüzünü temsil eden insanlar... ​ Ama benim için kitabın asıl zirve noktası kesinlikle Atatürk’ün olduğu kısımlardı. Atatürk’ün o evlere girip çıkması, ailenin onunla aynı sofrada oturup sohbet etmesi... Bunları okumak benim için gerçekten paha biçilemez bir duyguydu. Kendimi o sofranın bir köşesinde gibi hissettim. ​ Özetle; karşımdaki sadece bir biyografi değil, sanki içine girip yaşadığım bir dünya gibiydi. İyi ki o önyargımı kırıp kitabı okumuşum diyorum. Bir döneme şahitlik etmek böyle bir aileyi içlerinden birinin
Şakir Paşa AilesiŞirin Devrim · Doğan Kitap · 19981,615 okunma
Puan vermedi·400 syf.··
Beğendi
·
2026 13. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 10 Nisan 2026 18:53
Orhan Kemal’in El Kızı kitabını bitirdiğimde, toplumda kadın olmanın ne kadar ağır bir yük olduğunu bir kez daha derinden hissettim. İster iyi ol, ister kötü; ister evine bağlı ol, ister olma, bu toplumda kadınsan hayatın her zaman zor ve bir şekilde dışlanmaya mahkumsun. Kitabı okurken beni en çok yaralayan şey, bir kadının yine bir kadına yaptığı zulüm oldu. Nermin, altı yıllık evliliği boyunca canını dişine takıp çabalarken, kayınvalidesinin türlü oyunlarıyla bir anda kapı dışarı ediliyor. Aslında o kayınvalide de bir zamanlar gelindi ama roller değişince yaşadıklarını unutup gelinini bir rakip, oğlunu ondan çalan kötü bir kadın gibi görüyor. Türk toplumunda kayınvalide figürü maalesef çoğu zaman bu kilit noktada duruyor ve gelin ne kadar iyi olursa olsun hep "kötü" yaftası yemeye hazır bekleniyor. ​Burada sadece kayınvalideye değil, Mazhar’a da çok kızıyorum. Karısının ne kadar sessiz olduğunu, evin tüm işine koştuğunu bildiği halde annesinin iki yüzlülüğüne kanıyor. Kayınvalidesi, oğlu gelmeden on dakika önce eve gelip sanki tüm işi o yapmış gibi davranırken, Nermin’i bütün gün gezmekle suçluyor ve Mazhar buna inanıyor. Arada bir aracı olmadan karı koca arasında konuşulması gereken meselelerin bir anne figürüyle duvarlara çarpması, aslında "ev ev üstüne olmamalı" gerçeğini yüzümüze vuruyor. Bazı anneler oğullarını koca rolünde gördüğü için, eve giren her kadına "el kızı" diyerek savaş açıyor. ​Nermin’e gelirsek; onun bu aşırı saflığı, "vur ağzına, al lokmasını" tarzındaki hali beni gerçekten sinirlendirdi. İnsan biraz gözü açık olmalı; bu kadar pasif kalmak sonunda onu hapishanelere, bağımlılığa ve korkunç bir hayatın içine sürükledi. Kitapta iyilik ve kötülük öyle uçlarda ki, sanki eski bir Türk filmi izliyor gibi hissettim. Özellikle Mazhar’ın hayatına giren
El KızıOrhan Kemal · Everest Yayınları · 202615,4bin okunma