Fakat ilginç olan, kalabalığın ortadan kaybolmasıyla birlikte bir zamanlar Pompei şehri olan bu yerin çok farklı bir çehre kazanmasıydı. Yaşam durmuş ve ölü bir kıpırtısızlıkla taşlaşmıştı sanki. Bu da ölümün konuşmaya başladığı duygusunu uyandırdı, ancak insan kulağının algılayamayacağı bir biçimde. Yine de sanki taşların içinden fısıltılar yükseliyormuş gibi sesler geliyordu oradan buradan, oysa bu sesleri çıkaran iki bin yıl önce de tapınağın, meydanların, evlerin çevresinde aynı böyle uğuldamış olan ve şimdi de alçak duvar kalıntılannın üstünde yeşil ışıltılarla titreşen ot saplarıyla muzip oyununa devam eden yaşlı güney rüzgarı Atabulus'tu. Çoğu zaman nefesinin tüm gücüyle vahşice uğuldayarak Afrika sahillerinden bu yana doğru şiddetle eserdi; bugün böyle yapmıyor, yüzünü tekrar güneşe dönen eski tanıdıkları hafifçe sallıyordu yalnızca. Yine de çölde şekillenen doğasından vazgeçemiyor ve yoluna çıkan her şeye usulcacık da olsa sıcak nefesini üflüyordu.
İnsan nereye baksa canlı renklerle, rengarenk boyanmış duvarlarla, başlıkları sarılı kırmızılı sütunlarla karşılaşıyordu; öğlen güneşinin göz kamaştıran ışığı altında her şey ışıl ışıl parlıyordu. İleride, daha aşağılarda, yüksek bir kaidenin üzerinde bembeyaz ışıyan bir heykel yükseliyordu;
heykelin ardında, uzaklarda sıcaktan titreşen havanın oyunuyla bir tülün ardına yan gizlenmiş gibi duran Vezüv Dağı görünüyordu; henüz bugünkü konik biçimine ve boz çıplaklığına bürünmemişti, aksine derin yarıklarla kaplı sarp zirvesine varıncaya değin yemyeşil ışıyan bir bitki örtüsüyle kaplıydı.