yaklaşırsanız şayet
size
kendini hatırlamanın,
yaşamak kadar suç oluşundan
bazen yeniden başlamanın
mekânsız(ı)lığından
bahsetmeliyim, kayıtsız
bir kentin ara-arka sokaklarına olan alerjimin
yüzünü aynalar(a) dönmesinden
ve bazen,
“siz bakmayın bana” demelerimden
migrenin saçımın diplerinde yaşam bağlantıları kurmasından
parantez açmayı sevdiğimi ve içindekileri aslında kimsenin anlamadığını bilmenizi isterim öncelikle
kapı anahtarı, nasıl -ve neden- sürekli kaybedilir
-bu bir başarıdır-
anlatır mıyım bilmiyorum, başarı gizlilik ilkesi canım
sürekli bir tanım aranan kimliklerin bıkkınlıklarından süzülen çirkinliği
bitimsiz mekân-sız(ı)lığımdan
küçültülmüş, hain çok az bir miktar sevişmekten bla bla
ha, bir de Foucault'dan
(sahi, neden?)
yazmak yordu, bırakalım bunları,
"siz bakmayın bana"
Tek ırkın sizin ırkınız olmadığını ÖĞRENECEKSİNİZ.
Tek cinsiyetin sizin cinsiyetiniz olmadığını ÖĞRENECEKSİNİZ.
Tek canlı türünün insan olmadığını da ÖĞRENECEKSİNİZ.
İnanıyorum, bir gün...
Türkiye’de solun bazı fraksiyonları, tarihsel materyalizmin devrimci hattından Weberyen rasyonelliğin soğuk bürokrasisine, Althusser’in ideolojik aygıtlarından Foucault’nun mikro-iktidar kıvrımlarına kadar her teorik evrene aynı anda sadakat göstermeyi başaran eşine az rastlanır bir prensip zenginliği(!)
sergileyerek, normatif omurgalarını da bu çok yönlü uyuma uygun biçimde post-yapısalcı bir kayganlık rejimine dönüştürdükleri için, her konjonktürde yeni bir ilkeye sadakat gösterme maharetleriyle omurgasız bir dünyaya evrilmiş durumda.