Kendi yatağı olmayan, gündüzleri bir minderin üstünde uyuyup geceleri durmadan sürten; kullanılmış, kirletilmiş, bozulmuş bedenlerini şu karanlığın içinde bir yerlerde üç kuruş karşılığı herkese açan, açlığın veya bir serserinin zoruyla sürekli karanlıklarda dolaşan, polisin her yerde peşinde olduğu, hem avlanan hem avlayan en yoksul ve dışlanmış birkaç fahişe.
Eğer nasıl birimi olduğumu bilseydiniz, şu anda beni selamlarken yüzünüzde gördüğüm o tatlı, dostane gülümseme kim bilir nasıl donup kalırdı dudaklarınızın kıyısında!
Bir zamanlar o doğumevinin bir koğuşunda yoksulluğun korkunç yanıyla tanışmıştım; bu dünyada yoksul insanın hep ezilen, aşağılanan, kurban edilen insan olduğunu biliyordum...
Çok iyi, işte geldim, demişti.
Bir elinde çamaşır dolu bir valiz, öbüründe de Angela Vicario’nun yazdığı iki bini aşkın mektubun bulunduğu, birincisinin benzeri olan bir çanta daha vardı. Mektuplar alınış tarihlerine göre sıralanmış, renkli kurdelelerle demetler halinde bağlanmışlardı.
Hiçbiri açılmamıştı.