Sienkiewicz bu romanda yine tarihe yaslanır, fakat asıl ilgilendiği şey savaşın kendisi değil, savaşın insan ruhunda açtığı yaralardır. Zafer Meydanı, dışarıdan bakıldığında kahramanlık, sadakat ve fedakârlık üzerine kurulmuş bir tarih anlatısı gibi görünür; ancak metnin alt katmanlarında, zafer fikrinin ahlaki bedeli sorgulanır.
Romanın merkezinde yer alan karakterler, yalnızca bir dönemin temsilcileri değil, aynı zamanda tarih karşısında çaresiz bireylerdir. Sienkiewicz onları yüceltir, evet; ama bu yüceltme tam bir zafer hissi üretmez. Çünkü her kahramanlık anının arkasında kayıp, her sadakatin içinde bir tür körlük sezilir. Yazarın ustalığı burada ortaya çıkar: Okur, anlatılan ihtişama kapılırken aynı anda bunun bir bedeli olduğunu da hisseder.
Dil epiktir, hatta yer yer törensel bir havaya bürünür. Bu üslup modern okura abartılı gelebilir; karakterler çoğu zaman birer sembole dönüşür. Fakat bu tercih bilinçlidir. Sienkiewicz, bireyleri sıradan insanlar olarak değil, tarih sahnesine sürülmüş figürler olarak çizer. Böylece roman, psikolojik derinlikten çok tarihsel kader duygusuna yaslanır.
Zafer Meydanı bu yönüyle hem etkileyici hem tartışmalıdır. Okuru sürükler, duygulandırır, hatta heyecanlandırır; ama aynı zamanda tarihi romantize eder. Gerçek acılar, ideallerin ışığında yumuşatılır. İşte romanın asıl gerilimi de buradadır: Anlatılan zafer midir, yoksa kayıpların üzerini örten bir anlatı mı?
Sonuçta bu eser, Sienkiewicz’in edebiyat anlayışını berrak biçimde gösterir: Tarih onun için geçmişin kaydı değil, ulusal hafızanın sahnesidir. Zafer Meydanı bu sahnede yükselen bir marş gibidir — görkemli, duygulu ve biraz da tehlikeli derecede ikna edici.