Tokarczuk’un edebiyatı, kök salmaktan çok dolaşmayı, sabitlikten çok geçiciliği anlamaya çalışır. Koşucular, bu anlayışın en belirgin örneklerinden biridir. Roman, bir yolculuğu anlatmaz; bizzat hareket etme hâlini insan varoluşunun temel durumlarından biri olarak ele alır.
Metinde klasik anlamda bir olay örgüsü yoktur. Parçalı anlatılar, kısa karşılaşmalar, yarım kalmış hayat kesitleri ve beklenmedik hikâyeler bir araya gelerek modern insanın yerleşememe duygusunu görünür kılar. Havaalanları, tren istasyonları, oteller ve müzeler yalnızca mekân değil, çağımızın ruh hâlidir: kimsenin tam olarak ait olmadığı geçiş alanları.
Tokarczuk’un dili sakin, berrak ve düşünceye açıktır. Felsefi sorgulamaları gündelik ayrıntıların içine ustalıkla yerleştirir. Ancak bu bilinçli parçalanmış yapı, bazı okurlar için dağınık ve yönsüz görünebilir. Oysa romanın biçimi, anlatmak istediği dünyanın ta kendisidir: süreksiz, hareketli ve parçalı bir varoluş.
Koşucular, Tokarczuk’un edebiyata bakışını net biçimde ortaya koyar: İnsan, bir yere ait olarak değil, yolda olarak anlaşılabilir. Roman bittiğinde geriye tamamlanmış bir hikâye değil, hareket hâlindeki bir bilinç kalır.