Yaşam elbette çıplak başlıyor; içgüdülerimiz dışında hiç bir şey olmuyor üzerimizde. Sonra tanışıyoruz temasın kırılgan yapısı ile. Nesne ile temastan önce tensel temas ve davranışa verdiğimiz tepki ile tanışıyoruz. Doymak için kullandığımız ağzımızın tüm işlevini zaman içinde öğreniyoruz. Duyduğumuz seslere verilecek tepkimiz içgüdümüz eşliğinde kültürel ve coğrafik şartlarla şekilleniyor. Kısa zaman sonra da nesne ile olan ilişkimiz başlıyor. Bu ilişkiler silsilesini içsel dünyamıza katıyor ve karakterimizi oluşturuyoruz. Havada süzülen bir el masada karşımıza çıkınca davranış formlarının tümünü değerlendirmeye alıyoruz. Birçok eylemi yaparken nesnelerin bizde oluşturduğu tüm olasılıkları biliyor veya hesaplıyoruz.
“Aşırı gerçek diye bir şey vardır, öyle ki onun fazlalığı çekilmezdir. Onca nesneden sonra, hani sayamayacağım kadar çok, iğneler, kurbağalar, serçe, çubuk, araba falakası, kalem tüyü, kartonlar, vesaire, baca, mantar, çizikler, oluklar, eller topuzlar vb vb. kesekler, tel örgüler, yatak, taşlar, kürdan, tavuk, sivilceler, körfezler, adalar, iğne ve bunun gibi pek çok şey, boğazıma kadar şeylerin içinde batmışken...”
İşte bu noktada kendimizi ifade etme durumu ortaya çıkıyor; bu olasılıklar içinde hangisini yapmayı tercih ettiğimiz önem kazanıyor. Davranışlar bizi dış dünyaya bağlayan en önemli yolu ve ikinci önemli yolu ise kelimeler. Davranışlarımıza yansıyan seçimlerimiz kelimelerle ifade buluyor. Bu etkileşim bizi dış ile diğerleri ile var olmamızı ve kabul görmemizi sağlıyor.
Peki yapma olasılığı ile yapmış olmamız arasındaki fark nedir? Kuantum fiziğinin en sevdiğim noktasına geliyoruz. “Kedi”nin ölü olup olmadığını anlamanın tek yolu gözlem yapmaktır. Gözlem olmazsa gerçeklik kaybolur çünkü kelimeler varsa yalan vardır, çarpıtma vardır.
“Oh,