Çocukken okunan bazı kitaplar vardır… Büyüyünce hatırladığında bile insanın içini sızlatır. İşte Fadiş, benim için tam olarak böyle bir kitap oldu.
Okurken sadece bir çocuğun hikâyesini okumuyorsunuz; aslında yalnızlığı, sevgisizliği, umudu ve hayata tutunma çabasını hissediyorsunuz. Fadiş’in küçücük kalbiyle yaşadığı koca acılar, insanın boğazında düğüm gibi kalıyor. Bazı sayfalarda “bu kadar da olmaz” diyorsunuz ama sonra fark ediyorsunuz ki hayat, bazen gerçekten bu kadar acımasız olabiliyor.
En çok da şunu düşündürdü bana: Bir çocuğun hayatta en çok ihtiyacı olan şey sevgi. Ne para, ne oyuncak, ne de başka bir şey… Sadece sevilmek.
Gülten Dayıoğlu bu kitabı öyle gerçekçi ve duygulu yazmış ki okurken kendinizi hikâyenin içinde buluyorsunuz. Bazen Fadiş için üzülüyor, bazen ona sarılmak istiyor, bazen de içten içe onun adına umut ediyorsunuz.
Kısacası bu kitap sadece bir çocuk romanı değil; insanın kalbine dokunan, empatiyi hatırlatan ve uzun süre unutulmayan bir hikâye.
Eğer sizi hem duygulandıracak hem de düşündürecek bir kitap arıyorsanız, Fadiş mutlaka okunması gerekenlerden biri. Bitirdiğinizde kalbinizde sessiz ama derin bir iz bırakacağına eminim. FadişArvasGülten Dayıoğlu
Bazı kitaplar vardır; kapağını açtığınızda sadece bilgi edinmezsiniz, aynı zamanda dünyaya bakışınız da sessizce değişir. Çevirinin Tarihi, benim için tam olarak böyle bir deneyim oldu. Okurken şunu fark ediyorsunuz: Çeviri dediğimiz şey aslında sadece kelimeleri bir dilden diğerine aktarmak değilmiş… Kültürlerin, medeniyetlerin, hatta düşünce biçimlerinin birbirine dokunma hikâyesiymiş. Kitap, antik çağlardan günümüze kadar çevirinin nasıl dünyayı şekillendirdiğini öyle akıcı anlatıyor ki, sayfalar ilerledikçe kendinizi adeta tarihin içinde yolculuk yapıyormuş gibi hissediyorsunuz. Faruk Yücel’in dili ne akademik anlamda boğucu ne de yüzeysel. Tam aksine, hem öğretici hem de merak duygusunu sürekli canlı tutan bir anlatım var. Özellikle çevirinin savaşlar, dinler ve bilim üzerindeki etkilerini okurken “Bunu daha önce hiç böyle düşünmemiştim” dediğim çok yer oldu. Bu kitap bana şunu düşündürdü:Belki de bugün bildiğimiz dünya, aslında çevirmenlerin sessiz emeği sayesinde var. Eğer dil, kültür, tarih ya da kitapların görünmeyen arka planı ilginizi çekiyorsa; bu eser kesinlikle sizi içine çekecek türden. Bitirdiğinizde sadece yeni bilgiler öğrenmiş olmayacaksınız dünyaya biraz daha geniş bir pencereden bakıyor olacaksınız. Benim için okurken en keyifli tarafı şu oldu: Her sayfada, Acaba başka hangi bilginin arkasında bir çevirmenin izi var? diye düşünmeye başladım. Çevirinin TarihiArvasFaruk Yücer
Bazen insan kendini bir kalabalığın içinde sıkışmış gibi hisseder ya. İşte bu kitap tam olarak o duygunun hikâyesi.
Martı Jonathan Livingston aslında sadece bir martı değil. O herkes gibi yaşamak zorunda mıyım? diye soran herkesin ta kendisi. Sürüsü yemek peşinde koşarken onun tek derdi daha yükseğe uçmak, sınırlarını aşmak ve özgürlüğün gerçek anlamını bulmak. Ve bu uğurda yalnız kalmayı bile göze alıyor.
Kitabı okurken şunu fark ettim: Asıl zincirler dışımızda değil, kafamızın içinde. İnsan gerçekten isterse, kendi sınırlarını tek tek kırabiliyor. Ama bunun bedeli çoğu zaman anlaşılmamak oluyor. Kısacık bir kitap ama verdiği his uzun süre akıldan çıkmıyor. Bitirdiğimde içimde tuhaf bir cesaret duygusu oluştu. Sanki “kendi hayatının Jonathan’ı ol” diye fısıldıyor. Eğer kendinizi bazen farklı hissediyorsanız, hayalleriniz yüzünden yargılandığınızı düşündüyseniz veya içinizde hep daha fazlasını yapma isteği varsa… bu kitabı mutlaka okumalısınız. Richard BachMartı Jonathan LivingstonArvas