"Boo-zaa", dedi sokağa çıkınca. Haliç'e doğru, sonsuzluğa gider gibi inen bir sokaktan aşağı yürürken, gözünün önünde Süleyman'ın balkonundan gördüğü manzara canlandı. Şehre söylemek, duvarlara yazmak istediği şey şimdi aklına gelmişti işte. Bu hem resmi, hem şahsi görüşüydü; hem kalbinin hem de dilinin niyetiydi:
"Ben bu alemde en çok Rayiha'yı sevdim," dedi Mevlut kendi kendine.
Mevlut siyasi slogan yazar gibi şehre bildireceği görüşünün ne olması gerektiğini çıkaramadı. Belki de bu, gençliğinde yaptığı gibi duvarlara yazacağı resmi görüş değil, şahsi görüşü olmalıydı. Ya da her ikisini doğrulayan en derin şey olmalıydı bu söz.
"Peki ama önce sen bu kızda ne bulduğunu söylemen lazım. Nesini seviyorsun?"
"Bu kız deme Rayihaya. Her şeyini seviyorum."
"Tamam, bu şeylerin birini söyle..."
"Kara gözleri... Çok yakından baktık birbirimize."
"Onu yazarım... Başka... Başka bir şeyini biliyor musun?"
"Başka bir şeyini bilmiyorum çünki henüz evlenmedik..." dedi Mevlut gülümseyerek.
"Yarın sokakta görsen onu tanıyabilir misin?"
"Uzaktan tanıyamam. Ama gözlerinden hemen tanırım. Zaten herkes biliyor onun ne kadar güzel olduğunu."