İyi vakit geçirmek için düzenlenmiş etkinliklere surat asanlar, can sıkıntısına karşı yürütülen büyük savaşın asker kaçaklarıdır ve ilgiyi de, kaskı da hak etmezler.
Düşün, içinde uyardığı huzursuzluk öylesine büyüktü ki, bunun nedenini çözmeye çalıştı. Onu bu kadar huzursuz kılan şeyin, düşün şimdiki zamanı silip atması olduğunu düşünüyor. Çünkü, içinde yaşadığı zaman öylesine sıkı sıkı sarılır ki, karşılığında dünyayı verseler, onu ne geçmişle ne de gelecekle değiştirir.
Düşleri işte bu yüzden sevmez: Düşler aynı yaşamın farklı dönemleri arasında kabul edilemez bir eşitliği dayatır insana, insanın hiç yaşamadığı şeyler arasında eş düzeyli bir eş zamanlılığı dayatır; ayrıcalıklı durumunu yok sayarak, şimdiki zamanın varlığını yadsır.
Günün birinde Jean-Marc'ı da böyle yitirdiğini düşlüyor. Ondan hiç haber alamamak, olup biten hakkında yalnızca düş kurmaktan başka elinden bir şey gelmemek. Canına bile kıyamazdı, çünkü ihanet olurdu bu, beklemeyi reddetmek, sabrını yitirmek anlamına gelirdi. Sonuçta, yaşamının sonuna kadar hiç yakasını bırakmayacak bir dehşet içinde yaşamaya mahkum olurdu.
Bu aslında daha çok adaletsizliğin tarihiydi. İnsanoğlu köleliği, kitlelerin enterne edilmesini ve hatta masumların ölümle cezalandırılmasını bile adalet adına haklı gösterebilmişti. Hiç kimse bir hukuk eğitmeninden daha fazla adaletin insanoğlunun elinde olduğunu ve dolayısıyla insanın da çuvalladığını bilemezdi.