Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?
Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.
Edip Cansever
Bilinen ama kendisini hiç bilmeyen bir adam tarafından bilinmesi arzusunu hep içinde taşıyan bilinmeyen bir kadın..Bilinmeyen kadınımız, çocukluğunda daha yüzünü bile bilmediği bir adamı kafasında öyle bir yere taşımış ki artık ordan atması imkansız bir hale gelmiş. Belki de burada bir kız çocuğunun yıllar boyu süregelen, kadın olduğunda da peşini bırakmamış sevgi eksikliğini görüyoruz. Babasından karşılayamadığı sevgiyi daha önce hiç tanımadığı, hatta görmediği bir adama karşı olan hayranlığıyla açığa vuruyor. Adam zamanla görmeden ve onu hissedemeden yaşayamayacağını düşündüğü biri haline geliyor. Buna aşk der miyiz bilmiyorum. Apaçık bir saplantı diyebiliriz ama. Ve hastalık, yaşayanına koca bir tehlike.