Hayatımda hiçbir zaman başkalarınınki gibi gittikçe renklenen, parlak bir güne çevrilen bir sabah olmadı; bir sabah ki yakıcı öğlesi geçtikten sonra yavaş yavaş solsun ve kendiliğinden akşama karışsın. Hayır, benim hayatım, sönmüş başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. Sönüşüm dairede, evrak başında oturduğum zaman başladı; sonra kitapları okuyup da onlarda hayatta kullanamayacağım gerçekler buldukça, dostlar arasında dedikodular, alaylar, soğuk, kőtü, boş gevezelikler dinledikçe, gayesiz, sevgisiz toplantılara katıldıkça daha da kötü oldum.
Bir de yaşlılara bakalım. Buluşurlar, birbirlerini yemeğe da vet ederler, ama aralarında ne konukseverlik vardır, ne ne zaket vardir, ne de karşılıklı sevgi. Toplantılarına daireye gider gibi soğuk soğuk, neşesiz giderler. Bütün maksatları aş larının ustalığını, salonlarını göstermek, alay etmek, birbirlerinin ayağını kaydırmaktır. Geçen gün yemekte orada bulunmayanların aleyhinde söylenenleri dinlerken utancımdan yerin dibine geçtim: Falanca budalaymış, filanca aşağılıkmış, bilmem kim hırsızmış, bilmem kim gülünçmüş. Bu düpedüz insanları arkasından vurmak. Bütün bunlar söylenirken birbirlerine sanki bakışlarıyla, “Hele sen de bir dışarı çık, senin hakkında da neler soyleyeceğiz, görürsün!..” diyorlar. Mademki boyle, niçin buluşuyorlar? Bir temiz gülüş yok, candan bir sevgi yok. Isim için, şöhret için birbirlerine gidiyorlar. Böbürlene böbürlene, “Falanca bana geldi; filancayı gördüm...” diyorlar. Ne biçim hayat bu? Istemem, eksik olsun Benim oradan alacağım bir şey yok.