“Başkaldıran kişi, yoksamaktan çok, meydan okur. Hiç değilse başlangıçta, Tanrı’yı silmez, yalnızca eşit eşite konuşur onunla. Ama kibar bir söyleşim değil, yenme isteğinden hız alan bir tartışma söz konusudur. Köle adalet istemekle başlar, krallık istemekle bitirir işi. Şimdi de kendisi EGEMEN olmalıdır. Koşula karşı ayaklanma, önce tahtından indirildiği, sonra da ölümle yargılandığı bildirilecek bir tutsak kral alıp getirmek üzere, gökyüzüne karşı bir büyük akın olarak düzenlenir. İnsan ayaklanışı DOĞAÖTESİ bir DEVRİM olarak sonuçlanır. Görünüşten eyleme, gösterişçiden devrimciye doğru ilerler. Tanrı’nın tahtı yıkıldıktan sonra, ayaklanmış kişi kendi koşulu içinde boşu boşuna arayıp durduğu ADALETİ, DÜZENİ, BİRLİĞİ kendi elleriyle YARATMANIN, böylece Tanrı’nın ‘düşüşü’nü doğrulamanın boynuna borç olduğunu kabul edecektir. O zaman, gerekince cinayete de başvurmak pahasına, insan egemenliğini kurtarmak için umutsuz bir çaba başlayacaktır. Bu da şimdilik yalnızca birkaçını tanıdığımız korkunç sonuçlar yaratmadan yürümez. Ama bu sonuçlar başkaldırının ürünü değildir, daha doğrusu, başkaldırmış kişinin kaynaklarını unuttuğu, evet ile hayır arasındaki sert GERİLİMDEN bıktığı, kendini en sonunda her şeyin YOKSANIŞINA ya da tam BOYUN EĞİŞE bıraktığı ölçüde doğar.”