Ares ares

Ares ares
@Ates8
Bilim, kendimizi ve başkalarını kandırmamanın en gerçek yoludur.
Yüksek gelirler ve onların milli gelirdeki paylarını ölçmek için, gelir beyanlarına da ihtiyaç duyarız; Bu ikinci kaynak, Birinci Dünya Savaşı civarında tüm ülkelerin artan oranlı gelir vergisi uygulamasına geçmesiyle (ABD'de 1913, Fransa'da 1914, İngiltere'de 1909, Hindistan'da 1922, Arjantin'de 1932'de) erişilebilir duruma geldi.”
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
“Gerçekte, gelir paylaşımı hakkındaki ilk tarihi istatistik serileri, Kuznets'in muazzam eseri “Shares of Upper Income Groups in Income and Savings'in [Yüksek Gelir Gruplarının Gelir ve Tasarruflar İçindeki Payları] 1953 yılında yayımlanmasıyla, ancak 20. yüzyılın ortalarında erişilebilir hale gelmiştir. Kuznets'in serileri somut olarak tek bir ülkeyi (ABD) ve otuz beş yıllık bir dönemi (1913-1948) kapsıyordu. Bu çalışma yine de devasa bir katkıydı, çünkü 19. yüzyıl yazarları için tamamen erişilmez olan iki veri kaynağı, bir yandan ABD'de 1913'te konan federal gelir vergisi için yapılmış gelir beyannameleri, diğer yandan Kuznets'in birkaç yıl önce tamamladığı ABD milli gelir tahminleri kullanılmıştı. Toplumsal eşitsizlik, ilk kez ampirik ve aynı zamanda iddialı bir biçimde ölçülüyordu. Gerekli ve birbirini tamamlayan bu iki kaynak olmadan, gelir paylaşımındaki eşitsizliği ölçmenin ve onun evrimini görmenin olanaksız olduğunu anlamakta yarar var. İlk milli gelir tahmin girişimleriyle, Fransa'da olduğu gibi İngiltere'de de, elbette 17. yüzyılın sonu ve 18. yüzyılın başında karşılaşıyoruz ve 19. yüzyılda da bu tahminlerin sayısı artmıştır. Ancak bunlar her zaman münferit tahminlerdi; Yıllık milli gelir serileri ABD'de Kuznets ve Kendrick, İngiltere'de Bowley ve Clark, Fransa'da Dugé de Bernonville gibi araştırmacıların çabalarıyla ancak 20. yüzyılda ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde ortaya çıktı.”
Kıyametten Peri Masalına: Ricardo ve Marx'ın 19. yüzyıl analizlerinden Simon Kuznets'in 20. yüzyıl analizlerine geçiyoruz: Ekonomik araştırmaların kıyamet öngörülerine duyduğu özel -ve şüphesiz aşırı- eğilimin yerini, peri masallarına ve "mutlu sonlar"a duyulan bir düşkünlüğe bıraktığını söyleyebiliriz. Kuznets'in teorisine göre, kapitalistleşmenin ileri evrelerinde gelir eşitsizlikleri, ülkelerin politik seçimlerinden ve diğer özelliklerinden bağımsız olarak kendiliğinden azalacak ve nihayet makul bir seviyede istikrarlı hale gelecektir. 1955 yılında ileri sürülen bu düşünce, gerçekten de Fransa'da Otuz Altın Yıl (Trente Glorieuses) olarak adlandırılan İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin büyülü dünyasına uygun bir teoriydi: Büyümenin herkese fayda sağlayabilmesi için sabırlı olmak ve biraz beklemek yeterliydi.Anglosakson bir ifade dönemin düşüncesini en doğru şekilde özetliyor: "Growth is a rising tide that lifts all boats" Büyüme, tüm gemileri yükselten kabarmış bir dalgadır.]
Sorulan temel soru oldukça basitti: Yarım yüzyıllık bir endüstriyel büyümeden sonra, kitlelerin yaşam koşulları hâlâ eskisi gibi sefilse ve 8 yaş altındaki çocukların fabrikalarda çalışmasının yasaklanması dışında hiçbir şey yapılmamışsa, sanayideki gelişme, tüm bu teknik ilerlemeler, tüm bu emek, tüm bu göçler neye hizmet ediyordu? Mevcut ekonomik ve politik sistemin iflas ettiği açıktı. Herkesin yanıtını merak ettiği diğer bir soru ise şuydu: Böyle bir sistemin uzun vadedeki evrimi hakkında ne söylenebilirdi? Marx bu görevi üstlendi.
Emek faktörünün geliri durgunken, sermayenin ve endüstrinin kârları artıyor.(ekonomik büyüme)