İyilik, ne olduğu çok iyi bilinen ve salık verilen bir şeydiyse de, yaşa mın farklı olduğu kabul edilip ilahi hoşgörüye sığınılıyordu. Sonuçta or taçağ, Horatius'un Lasciva est nobis vita, pagina proba [Bizim hayatımız iffetsizdir, ama kâğıtlarda yazılanlar namusludur] şeklindeki özdeyişini tersyüz ediyordu. Bu uygarlıkta bir yandan vahşet, şehvet ve zalimlik ser gilenirken, öte yandan Tanrı ve Tanrı'nm ödülleri ile cezalarına kalpten inanılarak dindarlığa dayalı bir hayat yaşanırdı ve uyulan ahlak idealleri büyük bir masumiyetle ihlal edilirdi.
Öte yandan ortaçağ insanı için sanat sadece bir teknikti, nesneleri kurallara uygun ve başarılı bir şekilde yapmak anlamına geliyordu; tekne yapımı da, resim de, heykeltıraşlık da birer sanattı ve bir sanat eseri sadece amaçlanan işlevi yerine getirdiği zaman güzel sayılırdı. Dolayısıyla çirkin, biçimsiz ve kötü olan da "güzel bir şekilde" resmedilebileceğine göre, orta çağ insanı için sanat ile ahlak arasındaki ilişki de bizimkinden farklıydı.
Ortaçağ insanı dünyayı dolduran bütün unsurlara -taşlara, bitkilere, hayvanlara- mistik bir anlam yükler.
Bu tavrın felsefi gerekçelerinin iki temel kökeni vardır. Bunlardan biri Yeni-Platonculuğa dayanır (Yeni Platonculuk, Sahte Dionysios Areopagites gibi ikinci elden de olsa, ortaçağ düşüncesini büyük ölçüde etkilemiştir). Tanrı'nın isimlerini, yani Tanrı'nın nasıl tasvir ve temsil edileceği konusunu sorgulayan Sahte Dionysos bu uzak, bilinmeyen ve tarifi imkânsız Tanrı hakkında şöyle der: "Gizem yoluyla öğretici olan sessizliğin ışıltılı kurumudur ... apaydınlık karanlıktır ... ne bir vücut ne bir figür ne de bir şekildir; miktarı, özellikleri veya ağırlığı yoktur; tek bir yerde değildir;
görmez; dokunma duyusu yoktur; duymaz; hislere kapılmaz ... ne bir ruh ne bir zekâdır; hayalgücü veya görüşü yoktur; ne bir sayı ne bir düzen ne de bir ölçüdür ... ne bir madde, ne sonsuzluk, ne zamandır ... ne karanlık, ne ışıktır, ne yanlışlık, ne de hakikattir." Bu baş döndürücü ve mistik coşku sayfalar boyu sürer (Theologia Mystica).
Dolayısıyla bu erişilemez Tanrı bizimle doğrudan değil, simgeler yoluyla veya eksik bir şekilde de olsa, kendi kökenlerine atıfta bulunan doğal dünyanın farklı yönleri aracılığıyla bağlantı kurar; böylece dünya (Hugue de Saint Victor'un dediği gibi) "Tanrı'nın parmağıyla yazdığı devasa bir kitap" gibi görünür ve Richard de Saint Victor'a göre de "Burada bulunan bütün görünür bedenler görünmeyen varlıklarla benzerlik taşır." Dünyayı, simgeler barındıran bir yer olarak görmek, Dionysios'un öğretisini hayata geçirmenin ve Tanrı'nın isimlerini (ahlak, vahiy, yaşam kuralları ve bilgi kalıplarıyla beraber) geliştirip onlara anlam atfetmenin en iyi yoludur.
Johannes Scotus Eriugena da yine Yeni-Platoncu bir bakışla "görünen ve cismani şeyler arasında
Ortaçağ, Arapların araştırmalarını örnek alarak optik alanına çok ilgi gösterir ve Roger Bacon bunun dünyaya devrim getirecek yeni bir bilim alanı olduğunu söyler: "Bu, ilahiyat araştırmaları ve dünya için vazgeçilmez bir bilim alanıdır. Görüş bize her şeyin çeşitliliğini gösterir; bu şekilde, deneyimle olduğu gibi, her şeyi tanımanın yolu açılır." Optik alanındaki araştırmalar cam ustalarının deneyimiyle birleşince o zamandan beri temelde pek değişmemiş olan ve kökeni biraz karanlık olan bir şeyin (bazılarına göre 1317 yılında Salvino degli Armati, bazılarına göre de XIII.
yüzyılda Keşiş Alessandro della Spina tarafından icat edildi) neredeyse şans eseri keşfine götürür: gözlük.
Gözlük kullanmaya devam ediyor olmamız bir yana, gözlüğün modern dünyanın gelişimine başka bir açıdan da çok büyük bir etkisi olmuştur.
İnsanların büyük kısmı kırklı yaşlarından sonra presbiyopi [yakını düzgün görememe] sıkıntısı çeker; elyazmalarının kullanıldığı ve günün yarısının mum ışığında geçirildiği bir çağda âlimlerin faaliyetleri belli bir yaştan itibaren korkutucu derecede gerilerdi. Âlimlerin yanı sıra tüccarlar ve zanaatkârlar da gözlük sayesinde çalışma kapasitelerini oldukça artırmıştır. Sanki o yüzyıllardaki entelektüel enerji aniden iki katına, hatta on katına çıkmıştır. Nazizmden kaçan ve Yeni Kıta'nın bilim ve tekniğini zenginleştiren birkaç düzine Yahudi bilim insanının Amerika’nın bilimsel gelişimine ne kadar büyük katkıda bulunduğu düşünülürse (sonuçta atom enerjisinin keşfini ve uygulamalarını büyük ölçüde onlara borçluyuz), gözlüğün icadının ne anlama geldiğini biraz olsun anlayabiliriz.