Ares ares

Ares ares
@Ates8
Bilim, kendimizi ve başkalarını kandırmamanın en gerçek yoludur.
(Çalınmış Çocukluk) adlı filmde Mozambik'te Renamo adı verilen is­yan örgütü tarafından kaçırılan, tecavüze uğrayan ve so­nunda robot gibi başka insanları öldürmeye koşullandırı­ lan on yaşlarındaki çocuklar anlatılıyor. Film, itaat ve deh­ şet zemininde gelişen bir toplumsallaşma sürecinin sınır­ları zorlayan bir durumda insanı nerelere götürebileceğini çok sert biçimde gözler önüne seriyor. Korkusu, kırılganlı­ğı ve utancı, cezalandırma yoluyla silinen çocuk, kendisini ezenlerin elinde bir araca dönüşüyor. Daha da ötesi, çocuk başkalarına acı vererek, çekmesine izin verilmeyen kendi acısından kurtulmaya çalışır.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Eğer insan, zayıflık olarak algılamaya yöneltildiği için kendi acısını yaşayamazsa, bu acıyı başka canlılarda ara­ ma ihtiyacı duyacaktır. Bu durumdaki insan kendi yadsın­ mış ve bastırılmış acısını yakalamak için başkalarını aşağı­ layacak, başkalarına işkence edecek ve hasar verecektir. Aynı zamanda kendi ruhsal hasarını gizlemek için de bu edimini inkâr edecektir. İnkâr, kurban durumunda olanı suçlu haline getirir ve kurbanlarla suçluları ayırt etmeyi hepimiz için belli ölçüde güçleştirir: Kurbanlar suçlu, suç­ lular da kurban durumunda görülür. Bunları birbirine ka­ rıştırmak bizim kültürümüz için tipik bir özelliktir. Bizim kültürümüzde çocuklar -özellikle de erkek ço­ cuklar- gözyaşlarmdan, çaresizliklerinden, ruhsal incin­ melerinden utandırılarak büyütülür. Oysa, hangi ölçüde olursa olsun acıyı inkâr etme baskısı altında kaldığımızda kendi acımızı algılayamayacak duruma geliriz. Ve aynı nedenle bir başkasına verilen acıyı da algılamak istemeyiz.
Kimliklerini iktidarla ve onun sembolleriyle özdeşleşmeye dayandıran bireyler, insan oluşlarının zeminini yitirirler ve böylece kendilerini algılayış biçimleri, güce dayalı bir toplumsal sistemin sürekliliğini sağlamaya hizmet eder hale gelir. Kı­sırdöngü başlar.
Elbette ki bir ülkeyle ve gelenekleriyle özdeşleşmek, or­ tak deneyimleri, umutlan, sevinçleri ve yasları paylaşmak insanlara bir birlik ve güvenlik duygusu veriyor. Biz be­ densel ve ruhsal gelişimimiz için diğer insanlara ihtiyaç duyan toplumsal varlıklarız. Ancak insanın kendi yeter­ sizlik duygusundan kaynaklanan ve onu bir iktidarla öz­ deşleşmeye götüren durum, empatinin yitimine yol aç­ maktadır. İster sağdan, ister soldan gelsin, faşizm buna çok uy­ gun bir örnektir. Organize suçlular arasında veya orduda yerini bulan parçalanmış birey, otorite sembolleriyle öz­ deşleşmesi sonucu emirlere boyun eğmeye hazır hale ge­ lir. Bu özdeşleşmede, hemen ardından dizginsiz ve nihilist bir öfkeyle patlamak üzere, kendi kimliğini bulur. Kendi sorumluluğunu, üst sistemlere devreden bir insan oluş, yabancılaşmış bir insan oluştur. Yabancılaşmış insan, asıl kaynaklarından kopmuş, havada kalmış deneyimlere dö­ nüşerek körelmiş duygulanımların tutsağıdır. Kimliklerini iktidarla ve onun sembolleriyle özdeşleşmeye dayandıran bireyler, insan oluşlarının zeminini yitirirler ve böylece kendilerini algılayış biçimleri, güce dayalı bir toplumsal sistemin sürekliliğini sağlamaya hizmet eder hale gelir. Kı­sırdöngü başlar.
Onurunu kurtarmak için şiddete başvuranları onaylamıyor olabiliriz; ancak bunu yapan kişilerin kafa yapısına biçim ve­ren temel özellik hepimizde mevcuttur: başkalarının düşün­ celerini fazlasıyla önemseme ve kırılganlık. Kendimize olan güvenimiz, tıpkı öfkeli düellocuda olduğu gibi, başkalarının bize verdiği değere göre şekillenir. Düello, tarihsel olarak bi­raz uca çekilmiş bir örnektir; ama evrensel bir duygunun, sta­tüyle ilgili konularda gösterilen alınganlık ve kırılganlığın göstergesidir. Başkalarının bizim hakkımızda iyi şeyler düşünmesine duyduğumuz ihtiyaç, öncelikli hislerimizden biri olmayı bu­gün de sürdürüyor. İspanyolların deshonrado (onursuz insan) dedikleri insanın çağımızdaki yansıması ise "loser" (kaybe­ den) sözcüğüyle karşılanıyor. "Kaybeden" olmanın bedeli, Calder6n veya Lope de Vega trajedilerindeki karakterleri ne kadar ürkütüyorsa bizi de o kadar ürkütüyor. İşimizle ilgili belli bazı hedeflere ulaşamamak ya da aile­mizin geçimini sağlayamamak gibi olaylar sonucunda statü­müzün iki paralık olacağı düşüncesi, geleneksel toplumlarda honora, tıme, şeref ya d a izzat'ından olan bir insanı ne denli acı­ ya boğuyorsa, bize de işte o denli acı veriyor.