Ares ares

Ares ares
@Ates8
Bilim, kendimizi ve başkalarını kandırmamanın en gerçek yoludur.
Bunların yanı sıra o ana kadar toynakları ancak istisnai durumlar­ da deriyle sarılan atlar artık nallara sahip olur (nallar 900 yılına doğru Asya'dan getirilir). Binicinin dengesini sağlayan ve hayvanın yan tarafla­rına dizlerle baskı yapmasını engelleyen üzengiler de Asya kaynaklı olup yaygın olarak kullanılmaya başlar. Atın kullanımının kolaylaşması, içinde yaşanan dünyanın sınırlarını genişletir. Bu yeni koşum ve nallama siste­minin yol açtığı müthiş teknik ilerleme, XX. yüzyılda yolculuk sürelerinin yarıya inmesini sağlayan, pervaneli uçaklardan jetlere geçişle karşılaştı­rılabilir düzeydedir.
Reklam
Rodulfus Glaber'in, 1033 yılındaki kıtlıktan söz ettikten sonra yeni binyılın şafağında toprağın, ilkbaharda çayırlardaki çiçek gibi açtığını anlatan paragrafı çok ünlüdür: "1000 yılının üçüncü yılına gelindiğinde dünyanın tamamında, ama özellikle İtalya ve Galya'da, Roma dönemin­den kalma bazilikaların yerini alan kiliseler yenilenmişti. Tüm Hıristiyan halklar en güzel kiliseye sahip olmak için birbiriyle yarışıyordu. Sanki toprağın kendisi, üzerindeki ihtiyarlığı atıp kiliselerden oluşan beyaz bir mantoyla kaplanmıştı" (Historiarum, III. 13). Şarlman'ın reformlarıyla beraber hem manastırlar hem de büyük feo­dal mülk sahipleri, yeni tarım faaliyetlerini teşvik etmiş ve X. yüzyıl "fasulye dolu yüzyıl" olarak tanımlanmıştır. Bu ifade harfiyen anlaşılmamalıdır, çün­ kü günümüzde fasulye olarak bilinen ürün sadece Amerika'nın keşfiyle Avrupa'ya gelmiştir ve antikçağda sadece börülce adı verilen fasulyeler bilinmektedir. Buradaki fasulye terimi baklagil anlamına geliyorsa ifade doğrudur, çünkü X. yüzyılda tarımda meydana gelen büyük değişiklik­ler sonucunda çok yoğun şekilde bakla, nohut, bezelye ve mercimek, yani bitkisel protein açısından zengin baklagil tarımı yapılmıştı. Ortaçağda yoksullar, tavuk yetiştirmedikleri veya kaçak olarak avlanmadıkları süre­ce (çünkü ormandaki av hayvanları derebeylerine aitti) et yiyemezdi. Kötü beslenmeleri ise tarlaların bakımsızlıktan harap olmasına neden olurdu. Oysa X. yüzyılda baklagiller yoğun olarak yetiştirilmeye ve çalışan insan­ların enerji ihtiyacını karşılamaya başlar: Protein katkısı artınca insanlar güçlenir, erken yaşta ölümler azalır, daha çok çocuk doğar ve Avrupa'nın nüfusu yeniden artar.
Rodulfus Glaber, Historiarum Libri [Tarih Kitapları] adlı eserinde Avrupa'da ilk 1000 yıl bittikten 30 yıl sonra gerçekleşen olaylardan söz ederken sert hava koşullarının yol açtığı bir kıtlık döneminden bahseder ve su baskınların­dan dolayı ne ekim ne de hasat için uygun bir an bulunabildiğini söyler. Açlıktan dolayı fakir, zengin, herkes bitkin düşmüş ve yenecek hayvan kal­mayınca her tür leş ve "sadece söz edilmesi bile tiksinti yaratan her türlü şey" yenmeye başlamış, hatta bazıları insan eti yemek zorunda kalmıştı. Seyyahlar saldırıya uğrar, öldürülür, parçalara ayrılır ve pişirilirdi ve kıt­lıktan kaçmak umuduyla yola çıkanlar, onları misafir edenler tarafından geceleri boğazlanır ve yenirdi. Öldürüp yiyebilmek için çocukları bir meyve veya bir yumurtayla kandıranlar bile vardı. Birçok yerde toprak altından çı­karılmış cesetler yeniyordu: Pişmiş insan etini Toumus pazarında satmaya kalkan bir adam yakalanıp yakılmış, ardından da o gece o etin gömüldüğü yeri arayıp bulmaya çalışan adam da yakılarak öldürülmüştü. Endemik hastalıklar (tüberküloz, cüzam, çıban, egzama, tümör) ve veba gibi korkunç salgınlar, giderek sayısı azalan ve güçten düşen halkı kırıp geçiriyordu. Geçmiş bin yıllarla ilgili demografik hesaplamalar yapmak daima zordur, ama bazılarına göre III. yüzyılda 30-40 milyon civarında olan Avrupa nüfusu VII. yüzyılda 14-16 milyona düşmüştü.
Ortaçağ yüzyılları karanlık çağlar değildir. Eğer bu ifadeyle, bitmez tü­kenmez dehşet, fanatizm ve hoşgörüsüzlük yılları, salgın, kıtlık ve katli­amlarla dolu maddi ve kültürel çöküş yüzyılları kastediliyorsa, bu model Roma İmparatorluğu'nun çöküşü ile yeni binyıl veya en azından Karolenj Rönesansı arasındaki yüzyıllar için kısmen geçerli olabilir. 1000 yılından önceki yüzyıllar oldukça karanlıktı, çünkü Avrupa'yı birkaç yüzyıl boyunca altüst etmiş olan Barbar istilaları Roma uygarlığı­nı yavaş yavaş yok etmişti; kentler boşalmış veya tümüyle harap olmuştu; önemli yollar artık bakım görmüyordu ve çalılıklarla kaplanmıştı; metal ve taş madenciliği gibi temel teknikler unutulmuş, tarım ihmal edilmişti ve 1000 yılın sonundan veya en azından Şarlman'ın (742-814) feodal refor­mundan önce büyük tarım alanları yeniden ormanla kaplanmıştı. Ancak Avrupa kültürünün kökenlerini keşfetmek istediğimiz zaman, günümüzde kullanmaya devam ettiğimiz dillerin bu "karanlık" yüzyıllar­ da ortaya çıktığını ve bir yandan Roma-Barbar veya Roma-Germen deni­len uygarlığın diğer yandan da Bizans uygarlığının doğduğunu ve hukuk yapısını derinlemesine değiştirmeye başladıklarını görüyoruz. Bu yüzyıl­larda Boethius (Roma imparatorluğu çökerken doğmuş olup Romalıların sonuncusu olarak kabul edilir), Bede ve aralarında Alcuinus (735-804), Rabanus Maurus (780/784-856) ve Johannes Scotus Eriugena'nın da (y. 810- 880) olduğu Şarlman'ın Saray Okulu'nun âlimleri gibi çok büyük entelek­tüel güce sahip kişiler göze çarpar.Bu kültürel göstergelere rağmen 1000 yılından önceki ortaçağ döne­minin yokluk, açlık ve belirsizlik yılları olduğuna şüphe yoktur.
Kendi acısını kabullenmeyen bir insan, başkasının acısını da algılama yeterliliğinde olamaz. Diğerinin acısını algılamak, ona, bastırıp çok gerilerde bıraktığı kendi acısını anımsata­caktır. Bu yüzden failin göstermelik korkusuyla empati kurup kurban durumunda olanın sahici acısından kaç­maktadır. Kendi yaşamına ait acıyı algılamasına izin veril­memesi, başkalarının acısının inkârına yol açmaktadır.
Reklam