Rodulfus Glaber'in, 1033 yılındaki kıtlıktan söz ettikten sonra yeni binyılın şafağında toprağın, ilkbaharda çayırlardaki çiçek gibi açtığını anlatan paragrafı çok ünlüdür: "1000 yılının üçüncü yılına gelindiğinde dünyanın tamamında, ama özellikle İtalya ve Galya'da, Roma döneminden kalma bazilikaların yerini alan kiliseler yenilenmişti. Tüm Hıristiyan halklar en güzel kiliseye sahip olmak için birbiriyle yarışıyordu. Sanki toprağın kendisi, üzerindeki ihtiyarlığı atıp kiliselerden oluşan beyaz bir mantoyla kaplanmıştı" (Historiarum, III. 13).
Şarlman'ın reformlarıyla beraber hem manastırlar hem de büyük feodal mülk sahipleri, yeni tarım faaliyetlerini teşvik etmiş ve X. yüzyıl "fasulye dolu yüzyıl" olarak tanımlanmıştır. Bu ifade harfiyen anlaşılmamalıdır, çün kü günümüzde fasulye olarak bilinen ürün sadece Amerika'nın keşfiyle Avrupa'ya gelmiştir ve antikçağda sadece börülce adı verilen fasulyeler bilinmektedir. Buradaki fasulye terimi baklagil anlamına geliyorsa ifade doğrudur, çünkü X. yüzyılda tarımda meydana gelen büyük değişiklikler sonucunda çok yoğun şekilde bakla, nohut, bezelye ve mercimek, yani bitkisel protein açısından zengin baklagil tarımı yapılmıştı. Ortaçağda yoksullar, tavuk yetiştirmedikleri veya kaçak olarak avlanmadıkları sürece (çünkü ormandaki av hayvanları derebeylerine aitti) et yiyemezdi. Kötü beslenmeleri ise tarlaların bakımsızlıktan harap olmasına neden olurdu.
Oysa X. yüzyılda baklagiller yoğun olarak yetiştirilmeye ve çalışan insanların enerji ihtiyacını karşılamaya başlar: Protein katkısı artınca insanlar güçlenir, erken yaşta ölümler azalır, daha çok çocuk doğar ve Avrupa'nın nüfusu yeniden artar.