Bir insan benim sanmış olduğum gibi karşımızda nitelikleri, kusurları, tasarıları, niyetleriyle açık seçik ve hareketsiz durmaz, içine hiç giremeyeceğimiz bir gölgedir o ve biz bu gölgeyle ilgili doğrudan bilgiye sahip olamayız, onunla ilgili yetersiz ve çelişkili bilgiler veren sözler ve eylemler yardımıyla bir yığın şey düşünürüz; içinde nefret ve sevginin parladığı bir gerçeğe uygunlukla hayal edebileceğimiz bir gölge fikrini bana ilk kez veren kişi de Françoise olmuştur.
… o zamanlar hala gerçeğin başkalarına lafla öğretilebileceğini zanneden biriydim. Hatta bana söylenen şeyleri kırılgan zihnime o kadar keskin anlamlar yüklüyorlardı ki, beni sevdiğini söyleyen birinin beni sevmeme ihtimalinin olmadığına inanıyordum.
… Ama gerçeğin ortaya çıkması için mutlaka söylenmesi gerekmediğine, sözleri beklemeden, hatta hiç dikkate almadan; yüzlerce işarette, hatta doğadaki hava değişikliklerinin karakterler dünyasındaki karşılığı olan kimi görünmez olaylarda gerçeği bulmanın daha olası olduğuna dair ilk örneği Françoise bana vermişti.