Başladı ve ben; toprağın, güneşin, sarı tarlaların, emeğin, insanın büyüsüne, tasvirlerin alıp götürüşüne kapıldım. Aytmatov, ününü hak etmiş nice yazardan biri, bunu bu kitapla anladım.
İnsanın duyguları birleşip gözlerine hücum edince, dünya bulanıklaşır. Bakar ama göremez. Kulağına dolan sesler de aynı görüntüler gibidir, uğuldaşırlar. Net olan bir şey vardır ama; yürekteki acı.
Bir insan düşünün; çocukluğu bitmiş, gençliğin başında, batılı ağızla ''teenage'', bizim ağızla bıyıkları daha yeni terleyen bir delikanlı. Savaş var, atası, abileri cephede. Evin yükü herkese eşit dağılmış. Bu delikanlı, yarını düşünürek eline çiviyi, çekici alıyor. Başlıyor evi gezmeye. Nerede gevşeyen bir çivi var, çakıyor. Nerede onarılması gereken bir şey var tamir ediyor. Damı, bahçeyi, ahırı tek tek elden geçiriyor. Sebebi ne biliyor musunuz? ''Bir gün ben de gidersem...'' Bu sayfalar Ötüken Yayınları 66., 67., 68. sayfalar. Ben bunların yazdığı ve daha başka ince ayrıntıların olduğu bu satırları okurken... Okuyamadım. Değil bir cümle, kelimelerin üzerinde tek tek durarak, içimi bu duyarlı gencin ve diğer gerçeklerin acısıyla depremlere gark olmasına bıraktım.
Cepheye giden bir oğul, onu tren garında göreceğini düşünen bir ana... O sahnede, yazarın anaya bıraktığı hisler; o ana, benzin içmiş de içini ateşe vermişler gibi bir ifadeyle anlatılabilir ancak. Savaşlardan, insanların iğrenç tamahkârlığından, gözünü bir avuç toprağın doyurabileceği herkesten nefret ediyorum. Yanan hep masumlar be. Savaş çok acıdır.
Savaş
çok
acı-
tır.
Ölümün olduğu bir dünyada kıskançlığı, hazımsızlığı, üstelik şahsi olmayan sebeplerle yapılan kıskançlık ve hazımsızlığı hiçbir şekilde anlamıyorum, bu zaten benim idrak edebileceğim bir şey değil. Bunu ancak, kalbindeki karanlığı, dünyayı yaksak, güneşi