M. Ç.

M. Ç.
@Ayarsizsaat
Ciğerdelen
8/10
·136 syf.··
2018 40. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 15 Haziran 2018 01:36
Başladı ve ben; toprağın, güneşin, sarı tarlaların, emeğin, insanın büyüsüne, tasvirlerin alıp götürüşüne kapıldım. Aytmatov, ününü hak etmiş nice yazardan biri, bunu bu kitapla anladım. İnsanın duyguları birleşip gözlerine hücum edince, dünya bulanıklaşır. Bakar ama göremez. Kulağına dolan sesler de aynı görüntüler gibidir, uğuldaşırlar. Net olan bir şey vardır ama; yürekteki acı. Bir insan düşünün; çocukluğu bitmiş, gençliğin başında, batılı ağızla ''teenage'', bizim ağızla bıyıkları daha yeni terleyen bir delikanlı. Savaş var, atası, abileri cephede. Evin yükü herkese eşit dağılmış. Bu delikanlı, yarını düşünürek eline çiviyi, çekici alıyor. Başlıyor evi gezmeye. Nerede gevşeyen bir çivi var, çakıyor. Nerede onarılması gereken bir şey var tamir ediyor. Damı, bahçeyi, ahırı tek tek elden geçiriyor. Sebebi ne biliyor musunuz? ''Bir gün ben de gidersem...'' Bu sayfalar Ötüken Yayınları 66., 67., 68. sayfalar. Ben bunların yazdığı ve daha başka ince ayrıntıların olduğu bu satırları okurken... Okuyamadım. Değil bir cümle, kelimelerin üzerinde tek tek durarak, içimi bu duyarlı gencin ve diğer gerçeklerin acısıyla depremlere gark olmasına bıraktım. Cepheye giden bir oğul, onu tren garında göreceğini düşünen bir ana... O sahnede, yazarın anaya bıraktığı hisler; o ana, benzin içmiş de içini ateşe vermişler gibi bir ifadeyle anlatılabilir ancak. Savaşlardan, insanların iğrenç tamahkârlığından, gözünü bir avuç toprağın doyurabileceği herkesten nefret ediyorum. Yanan hep masumlar be. Savaş çok acıdır. Savaş çok acı- tır. Ölümün olduğu bir dünyada kıskançlığı, hazımsızlığı, üstelik şahsi olmayan sebeplerle yapılan kıskançlık ve hazımsızlığı hiçbir şekilde anlamıyorum, bu zaten benim idrak edebileceğim bir şey değil. Bunu ancak, kalbindeki karanlığı, dünyayı yaksak, güneşi
Toprak AnaCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 202277,7bin okunma
M. Ç.
Ne zaman savaş ile ilgili bir şeyler okusam sanırım hüzünden çok öfke sarıyor galiba içimi.. öfkenin yerine hüznü tercih ederdim sanırım. Çok güzel anlatmışsınız kitabın hissettirdiklerini.. Benim en çok etkilendiğim yer sanırım Maysalbek'in mektubunda "Bu benim, öğretmenleri olmak istediğim çocuklara da ilk ve son dersimdir..." yazdığı yerdi..
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Atasözleri Ve Deyimler Gelsiiiin
Site sakinleri huzurlu, mutlu, güzel bir akşam dileyerek, sizlerle keyifli bir sohbet açmak istiyorum. Bugün İbrahim Bey'le https://1000kitap.com/gonderi/29239222 bu alıntının altında güzel bir konu açıldı. Ben atasözlerini çok severim. Bilhassa yaşlılara denk geldiğimde onlarla uzun uzun konuşurum, geçmişi yad ettirmek için kırk muhabbet açarım. Onlarda öyle güzel atasözleri vardır ki, en iyi romanlarla aynı kefededir benim için. Hele bir de o atasözlerinin hikayesi de mevcutsa... Keyfime diyecek olmaz. Sizden bilhassa memleketinize özgü, ama elbette başka memleketlerde de kullanımı dikkatinizi çeken atasözü, deyim ve ünlemleri bu iletinin altına yazmanızı rica ediyorum. Ünlemden kastım misal bizim Karadenizli bir komşumuz vardı, şaşırınca ''Vıııı'' derdi. Ölürdüm. Çok tatlıydı yahu. Sonra İç Anadolu'da birbirine hitap etmek için ''Gı'' derler. :) Özellikle erkekler ''Gı'' derse, o an beni gülmemek için kimse durduramaz. Lise 1'de müdür yardımcımız vardı. Köy ağzıyla konuşurdu ve bir gün bizim bütün sınıfı odasına çekip ''Geberdirim sizi'' deyince, ben kahkaha atmıştım. Sonra bütün sınıf kahkaha atmıştı ve odasından kovulmuştuk. Koridorda gülmeye devam ettim. Her neyse, bu tür şirinlik içeren bütün yöresel ifade ve sözleri bekliyorum sizlerden. Eğer sözlerin hikayesini de biliyorsanız, lütfen onları da paylaşın benimle. :)
1000Kitap
M. Ç.
Boğazızdan aşşaaası diş mi? Çok ve hızlı yiyenlere denilir..
Bir garip devran...
“ Eskiden bizim buralarda “adam” varıdı oğul, dediğine inanılan sözüne güvenilen, mert namuslu adam! Devir değişti ya, o adamlar da galmadı, yitti gitti. Buranın insanına bir garip hâl oldu ki oğul, ne dediği belli ne gittiği... Benim aklım ermez oldu be oğul...” dedi yaşı yetmişe yaklaşmış gün görmüş babam. Yaşar Kemal ustanın ünlü sözü geldi aklıma, “ O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler. Demirin tuncuna insanın piçine kaldık” dedim babama. “Oğul, senin bu Yaşar Emmin işi çözmüş, demirin tuncu bu yeni bitme adamlar gibi kaypak olur, yumuşak olur da güvenilmez, yanına varılıp da bi iş yapılmaz...” Geçen hafta sonu memlekete gittim dünyalık işleri hala yola koymak için. Varmışken de ana babanın yanına gidip sohbet edip hasret giderdik yettiğince. Babam eskileri anlatmaya başlayınca hep hüzün çöker bana, çoçukluğumu hatırlatır biraz, biraz da yokluğu, zorluğu, yaşama tutunup insanca yaşamak için insanın gösterdiği olağanüstü çabayı düşünürüm. Bir tuhaf, bir garip olurum. 1966 yılında nenem (Babamın annesi) vefat eder, vefat sebebi belli değil, vadesi doldu ya hastalık bahane derler. O zamanlar bizim köyde elektrik olmadığı gibi yol da yok, doktor-hemşireyi ara da bulasın. Geride en büyüğü (babam) 15 yaşında beş evlat kalmıştır. Dedemin ikinci evliliği, köylünün dediğine göre yaşlı birisi Bayram Dedem ama benim araştırmalarım 55-60 yaşları arasında olması gerektiği yönünde. Yoksulluk ve bakımsızlıkla geçen bir yılın ardından Bayram Dedem de yürür meçhule. Beş öksüz çocuk kalmıştır bir başlarına. Allahın hikmetinden sual olunmaz derler ya o sene zorlu bir fırtınada evleri de yıkılır beş öksüzün. Giden gider, yıkılan kalır, sual sorulmaz. Amcamın yedi sekiz yaşlarında olduğu döneme denk gelir o anlatır. “Yıkılan duvar köşelerinin birine naylon çekerek sığıntı
Edebiyat
M. Ç. isimli okura yanıt verildi
M. Ç.
Etrafımdaki büyükler eskileri anlatmayı çok seviyorlar, özellikle de kadınlar.Sanki o zaman söyleyemediklerini şimdi söylemeye çalışıyor gibiler, sanki şimdiye ayak uyduramayıp geçmişe hapsolmuş gibiler..
Bir garip devran...
“ Eskiden bizim buralarda “adam” varıdı oğul, dediğine inanılan sözüne güvenilen, mert namuslu adam! Devir değişti ya, o adamlar da galmadı, yitti gitti. Buranın insanına bir garip hâl oldu ki oğul, ne dediği belli ne gittiği... Benim aklım ermez oldu be oğul...” dedi yaşı yetmişe yaklaşmış gün görmüş babam. Yaşar Kemal ustanın ünlü sözü geldi aklıma, “ O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler. Demirin tuncuna insanın piçine kaldık” dedim babama. “Oğul, senin bu Yaşar Emmin işi çözmüş, demirin tuncu bu yeni bitme adamlar gibi kaypak olur, yumuşak olur da güvenilmez, yanına varılıp da bi iş yapılmaz...” Geçen hafta sonu memlekete gittim dünyalık işleri hala yola koymak için. Varmışken de ana babanın yanına gidip sohbet edip hasret giderdik yettiğince. Babam eskileri anlatmaya başlayınca hep hüzün çöker bana, çoçukluğumu hatırlatır biraz, biraz da yokluğu, zorluğu, yaşama tutunup insanca yaşamak için insanın gösterdiği olağanüstü çabayı düşünürüm. Bir tuhaf, bir garip olurum. 1966 yılında nenem (Babamın annesi) vefat eder, vefat sebebi belli değil, vadesi doldu ya hastalık bahane derler. O zamanlar bizim köyde elektrik olmadığı gibi yol da yok, doktor-hemşireyi ara da bulasın. Geride en büyüğü (babam) 15 yaşında beş evlat kalmıştır. Dedemin ikinci evliliği, köylünün dediğine göre yaşlı birisi Bayram Dedem ama benim araştırmalarım 55-60 yaşları arasında olması gerektiği yönünde. Yoksulluk ve bakımsızlıkla geçen bir yılın ardından Bayram Dedem de yürür meçhule. Beş öksüz çocuk kalmıştır bir başlarına. Allahın hikmetinden sual olunmaz derler ya o sene zorlu bir fırtınada evleri de yıkılır beş öksüzün. Giden gider, yıkılan kalır, sual sorulmaz. Amcamın yedi sekiz yaşlarında olduğu döneme denk gelir o anlatır. “Yıkılan duvar köşelerinin birine naylon çekerek sığıntı
Edebiyat
M. Ç.
Eskiler hep hüzünlü gelir bana. Yazdıklarınızı okurken neden bilmem dedemin ilk eşi geldi aklıma, adı Havva'ydı sanırım .. Annem anlatır bazen, o kimden duymuş bu hikayeyi bilmem..Dedemle evleneli ne kadar olmuş bilmem köyde salgın hastalık varmış,o da yakalanmış hastalığa. Bir süre sonra onunla birlikte hasta olanların hepsi bir bir iyileşmişler, o kalkamamış bir türlü yataktan. Umudu da yokmuş, ölümünü hissetmekteymiş herhalde. Birgün hasta yatağında yatarken annesigil gelmiş yanına. Yanı başındaki anasına dönüp ben ölünce arkamdan ağlarsın elbet ama şimdi yanımda bir ağla da göreyim demiş. Sadece anası değil odadakiler hep beraber ağlamışlar henüz yaşarken ölümüne.. Annem ne zaman anlatsa hüzün çöker üzerime.. Hep merak ederim neden istedi acaba anasının ölümüne ağlayışını görmeyi? Ben o acıyı görmeye cesaret edemezdim herhalde.. Bir daha gelir mi o günler bilmem ama kimin hikayesi sorsan hep hüzün barındırır içinde. O yüzden her ne kadar hüznünde de sevincinde de samimiyeti hissetsem dahi o günlerde yaşamış olmayı istemeye yine de cesaretim yok sanırım..