Genç ve hırslı bir kimyager olan Ludwig, yoksullukla geçen zor bir çocukluğun ardından azmi sayesinde büyük bir fabrikanın müdürü olan Bay G.’nin özel asistanı konumuna yükselir. Stefan Zweig bu yükselişi yalnızca sınıfsal bir başarı hikâyesi olarak değil, aynı zamanda güçlü bir baba figürünün gölgesinde şekillenen kırılgan bir ruhsal yapı olarak kurgular. Bay G., Ludwig’i yoksulluğun içinden çekip çıkaran, ona meslek, statü ve gelecek vaat eden otoriter ama koruyucu bir figürdür. Bu yönüyle yalnızca bir patron değil, Ludwig’in bilinçdışında yer eden simgesel bir “baba” konumundadır.
Freud’un Oedipus kompleksi kuramında çocuk, bir yandan baba figürüne hayranlık ve özdeşim geliştirirken, diğer yandan anne figürüne yönelen bastırılmış bir arzu ve buna eşlik eden suçluluk duygusu taşır. Zweig, Ludwig’in ruhsal çatışmasını bu klasik üçgen üzerinden incelikle kurar. Ludwig’in Bay G.’ye duyduğu hayranlık, minnet ve sadakat, zamanla onun eşiyle kurduğu ilişki aracılığıyla içsel bir gerilime dönüşür. Kadın, Ludwig’in gözünde yalnızca arzulanan bir kadın değil, aynı zamanda “yasaklı” bir figürdür; çünkü baba otoritesine aittir. Bu nedenle Ludwig’in aşkı başından itibaren çelişkili bir yapı taşır: hem derin bir çekim hem de yoğun bir suçluluk içerir.
Kadının Ludwig’in zihninde “kutsal”, ulaşılmaz ve neredeyse cinsellikten arındırılmış bir “Madonna” imgesine dönüşmesi de bu Oedipal dinamiğin sonucudur. Arzu, doğrudan ve açık bir cinsellikten ziyade idealize edilmiş, yüceltilmiş ve bastırılmış bir hayranlık biçiminde yaşanır. Bu nedenle Ludwig’in aşkı başlangıçta yakıcı bir tutku değil, çocuksu bir bağlılık ve derin bir saygı şeklinde ortaya çıkar. Arzunun açıkça dile getirilebilmesi ve bedensel bir talep hâline gelebilmesi ise ancak Ludwig’in baba figüründen fiziksel ve sembolik