Hepimiz inlerimize çekildik. İçerdeyiz ama içimizdeki çığlık dışarı çıkabilmek için deli gibi çırpınıyor. Kimse duymasa da o çığlığı, bizler hepimiz ayrı ayrı duyuyor, ilk defa bir şeyi ne kadar istesek de duymamazlıktan gelemiyoruz. Dün kocaman olan dünyalarımız neredeyse bir günde küçüldü, küçüldü ve biz şimdi o küçücük dünyamızın içine sığmaya çalışıyoruz. Çoğu zaman bireysel yaşadığımız hayal kırıklıklarını, acıları ve ümitsizlikleri ilk defa tüm dünyayla beraber yaşamanın şaşkınlığı içindeyiz. Minicik bir virüsün hayatlarımıza nasıl hükmettiğini görüyor ve buna bir çare bulunmasını beklemek dışında hiç bir şey yapamıyoruz. Her geçen dakika ümitle o çarenin bulunacağı günlere ulaşmayı bekliyoruz.
Peki o gün geldiğinde her şey eskisi gibi mi olacak?
İlk defa tüm insanlık, kaderini daha önce varlığından bile haberi olmadığı ve hakkında çok az şey bildiği bir virüse teslim etmiş durumda. Elbette bu sonsuza kadar böyle devam etmeyecek. Kendi ellerimizle kaderimizi şekillendirdiğimiz günlere çok yakında kavuşacağız. Ancak o günlere eriştiğimizde çoğumuz için yaşam, eskiden olduğu gibi devam etmesine karşın, bazılarımızın yaşama verdikleri anlam çok farklılaşacak. En azından şanslı bir azınlık için böyle olacak...
Hastalığın yayılmaya başladığı ilk günlerden itibaren hepimizin içinde bir iç hesaplaşmadır başladı. Kafamız içinde bin bir çeşit soru cevabını bulabilmek için neredeyse birbiriyle yarışıyor. Kimimiz yirmi, kimimiz elli, kimimizse yetmiş yılını harcadı dünya denilen bu geçici misafirhanede. Ama istisnasız çoğumuz, onun geçici olduğunun en çok bugünlerde bilincine varabildik. Ve ilk farkındalıkla beraber tüketilmiş yıllarımızın muhasebesini yapmaya başladık. Nasıl harcadık o bitmez zannettiğimiz yılları? Ne kadar çok üzüldük, ne kadar az mutlu olduk?