Öncelikle yazarın biyografisini okumanızı öneririm.
Voltaire’in hayatını ve dönemin düşünce ortamını bilince Zadig bambaşka bir derinlik kazanıyor. Çünkü kitap sadece bir hikâye değil; insan doğasına, topluma, güce, ahlâka ve kader kavramına ince bir mizahla tutulmuş bir ayna gibi.
Ben kitabı okurken sürekli şu hissi taşıdım:
Sanki Voltaire, ben ve Zadig aynı masada oturmuş, insanın kendi kendine kurduğu tuzakları tartışıyoruz.
Her bölümde farklı bir haksızlığın, farklı bir yanılgının, farklı bir ahlâkî açmazın içine düşülüyor ama Voltaire bunu öyle ironik bir dille anlatıyor ki hem gülüyor hem düşünüyorsunuz.
Zadig, bana göre, “iyi insanların başına kötü şeyler gelir” klişesinin çok ötesinde.
Asıl anlattığı şey şu:
İyi olmak saf olmak demek değildir; zekânı, sezgini ve insan okuma yeteneğini kullanmadığında iyi niyet bile başına bela olabilir.
Zadig’in yolculuğunu bir “içsel dönüşüm” hikâyesi gibi okuyabilirsiniz.
Her olay bir sınav, her sınav insanın kendini ve çevresini yeniden anlaması için bir fırsat.
Ve kitap size şunu düşündürtüyor:
“Gerçek adalet bazen insanın beklediği yerden değil, olayların kendi akışından gelir.
Bu ülkede, bir çocuğun önemli konulardaki düşüncelerini yorumsuz yayımlamaya cesaret edebilecek popüler bir dergi yoktur. Böyle düşünce yazılarını ilahiyat profesörlerine gönderilmesi gerekir. Tabii bence keşke bülbüllere gönderilselerdi.
Bilge sıfatı çoğunlukla yanlış kullanılıyor. Bir insan nasıl yaşayacağını diğer insanlardan daha iyi bilmiyorsa, yalnızca daha kurnaz ve entelektüel açıdan daha iyiyse nasıl bilge biri olabilir? Bilgelik bir değirmende mi öğretir? Yoksa nasıl başarılı olunacağını kendi örneğiyle mi öğretir? Yaşama uygulanmayan bilgelik diye bir şey var mıdır? O yalnızca en iyi mantığı öğüten bir değirmen midir? Platon'un yoldaşlarını yaşamın çağdaşlarından daha iyi veya daha başarılı bir yolla kazanıp kazanamadığını sormak yerinde olacaktır.