Ruhunu bir hırsa rehin bırakanlar,
Gökkuşağını tek renge boyamak istedi.
“Beterin beteri var” diye diye
alıştırdı insanları karanlığa.
Bir süre sonra
alışmak denen o görünmez zehir,
damar damar yayıldı hayatlara.
Yaraya merhem aramak yerine
yarıştılar acıyı normal saymakla.
Herkes kendi kuyusunun dibinde
başkasının ışığını söndürmeyi bekledi.
Sesini çıkaranı meczup saydı kalabalık,
sustukça büyüdü içimizdeki boşluk.
Çölün ortasında,
herkes kendi serabını alkışladı.
Kendi konforuna zırh ören cüceler,
Adına sabır dediler bu kör teslimiyetin,
oysa derin bir uyuşmaydı çoğu zaman.
(Şükür,
güzel bir erdemdi elbet,
ama düşüncenin yerine konunca yaraya dönüştü.)
Gözlerini yalnız kendi kapısına dikenler
sokağın yangınını görmezden geldi yıllarca.
“Bana dokunmayan yılan” masallarıyla büyüyüp
zehir evlerine sızınca şaşırdılar.
Merhamet vitrinlerde sergilenen bir süs oldu,
-Bazı Yörelerde Kız Çocuklarının Çörek Otu Kadar Kıymeti Yoktur-
Evet her kız çocuğu gibi
benim de
Bir babam vardı.
Çocukluğum boyunca
onun gözlerinde kendime ait bir yer aradım.
Bir pencere,
bir ışık,
bir küçücük sıcaklık…
Bulamadım.
Bir türlü gözüne giremedim.
.
Evet bir babam vardı.
Lâkin çok soğuk bir rüzgardı.
Sadece nüfus cüzdanımda adı,
evimizin her yanında gölgesi vardı.
Babamın paltosu askıda bir dağ gibi dururdu.
Ama o dağın arkasında hiç güneş açmazdı, hep bulutluydu.
Çatık kaşlarında asılı duran o ağır kilit,
Bütün çocukluk neşemi odalara kilitlerdi.
Bir evin içinde bulunup da
kız çocuğunun hayatına hiç dokunmayan,
Aynı evde yaşayıp da
hiçbir şeyi paylaşmayan iki yabancıydık sanki birbirimize.
Aynı çatı altında, ayrı dünyalarda,
Bir yabancıyı ağırlar gibiydik her akşam.
.
Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.