'Tıpkı dünyaya geldiğimiz anda olduğu gibi, ölürken de bilmediğimiz şeyden korkarız. Oysa korku, gerçeklerle hiç ilgisi olmayan içsel bir şeydir. Ölmek de doğmak gibidir: Bir değişimden başka bir şey değildir,"
demişti Clara.
Insan gerçeğin izlerini örtebilen, kuşkularını gömebilen bir varlıktı. Insan öyle acayip yeteneklerle donanmıştı ki gözünün önündeki gerçekten kaçmayı başarabi-liyordu.
İnsanların büyük çoğunluğu kendi varlıklarını kurban ettiklerinin farkında bile olmadan kötülüğün tarafını seçmişlerdi. Ama bu yol ayrımı birbirine karşıt iki yönü gösteren, açık, net, güvenilir ve berrak bir tabela olmamıştı hiçbir zaman; bir o yana bir bu yana salınmış, böylece yolu seçmek uzun bir zaman ve mesafe almış, kimi iyi insanlar kötülüğün tarafında yürüdüklerinin farkında bile olmamışlardı. İlginç olan, kötülüğün tarafında yürümeyi seçenlerin yürüdükleri yönün onları iyiliğe götürmeyeceğini daha en başında bilmeleriydi. İyilik kötülüğün kılığına giremıyordu çünkü ama kötülük sık sık iyilik kılığına giriyordu.
Zaten her şeyden önce, insanın varoluşuyla ilgili hissettiği huzursuzluk yaşamını doyasıya yaşayamadığı düşüncesinden doğan şımarıkça bir tatminsizlikten ileri gelmiyor mu?