O zaman anladım; biz harika yol arkadaşlarıydık, ancak, sonunda her birimiz kendi rotasında gidecek yalnız bir metal kütlesinden başka bir şey değildik. Uzaktan bakınca kayan yıldızlar kadar güzel görünüyorduk. Gerçekte ise, tek başımıza uzaya hapsolmuş, hiçbir şeye gidemeyen tutsaklar gibiydik. Ancak iki uydunun yörüngeleri tesadüfen kesişince bir araya gelebiliyorduk. Hatta birbirimize duygularımızı bile açabilirdik. Sadece bir anlığa. Hemen sonraki an ise mutlak bir tek başınalığa doğru savrulacaktık. Günün birinde yanıp yok oluncaya dek.
Bu uçağın kendisi tek başına ne iyi ne kötüdür, öyle değil mi? O bir taşıt; tarafsız, bağımsız bir nesne. Tıpkı bir bıçak gibi. Bıçak, bir yetimhanede çocuklara turp soymak için de kullanılabilir, bir adamın kulaklarını kesmek için de. Dünyadaki pek çok şey için geçerlidir bu. Hatta, özellikle, insanların siyasi ya da dini inançları söz konusu olduğunda; ama bu çok daha ileride değineceğimiz bir konu. Senin unutmaman gereken şey şu: Bir şey ne bütünüyle siyah ne bütünüyle beyazdır. Hatta bazen aynı anda hem siyah hem beyaz olabilir.
Cesaret nerede bulursan oradadır. Tamam, nerede bulursan oradadır diyorum ama bir şişeden -ya da bir kitaptan veya bir vaazdan- aldığın cesaret, yüreğinden gelen cesaret kadar saf ve kuvvetli değildir.