“Zaafı hiçbirimiz sevmeyiz” diyorsun. İşi kelime oyununa dökmüş olmayayım. Sevmek de bir zaaf değil mi? Hattâ nice üstünlüklerin, nice erdem sayılan olguların, alt yüzü zaaf’a varmaz mı? Seni sevmeyim de, önemli ya da önemsiz, kendi cehennemimde seninle dayatmayım da ne yapayım Leylâ? Başıma hangi ataşı dökeyim?
Bak çamura batmış bu sokakları yüzerek geldim yanına
Nereye böyle?
İçime çöken tüm dertleri kusarak geldim
Nereye, nereye?
İçimdeki caddeleri sokakları gezmeden nereye?
Nereye, nereye böyle mamur, böyle yorgun
Böyle kabullenmiş, böyle kederli
Sunulanı yaşamaya mahkûm
Ve hislerini tüketmiş bi' hâlde...!
OZBİ.
Eşgalim belli, üstümde montum
Arkamda suçlar, şehrimde yokluk
Bi' umut yok mu, var, maalesef hayatta çok var bokluk
Ama bu düşlerim bir gün elbet yaratır bi' fırtına
Bil çok yük bindi bu sırtıma
Çok hayal kaptırdım akıntına
Ama korkum yok, içimde birikir, dönüşür fikrim bi' kurşuna
Kızmam senin uzakta oluşuna, hep hayret edeler duruşuma
Ama faydası yok, düşürür sahte bi' boşluğa
Gösteriş kokan bi' kokoşluğa, çıkarım yine lan sarhoşluğa
Bi' duman sarar tüm şehri sonra
Akıllanmam gerekir
Ve seni yanımdan beni hissederek gidişin
Ne boktan lan
Bi' "Nasılsın?" yok bi' selam
Bi' gözlerinin içine bakmak
Bi' durdurmak zamanı
Sonra herkes durmuşken bağırmak yok
"Dokunsana bana" diye
Gözlerimin içine baksana bi'
Nefesimi hissetsene bak
Suratımdaki çizgiler belirginleşmeye başladı
"Jiyan bi fêhmkirinê tahl dibe. Tahl jî ew tişte ku jiyanê bi watedar û gihîştî dike..."
“Yaşam anlaşıldıkça acılaşır. Acılar ise yaşamı anlamlaştıran ve olgunlaştırandır...”