Kant'ın Rousseau'nun döneminin en olağanüstü aklı olduğunu düşündüğünü bilsek de neden sabit ve değişmez rutinini sekteye uğratıp da Emile'i okuduğunun cevabını tümüyle bilmiyoruz. Ancak bunun neden olabileceğini anlamak zor değildir, çünkü Rousseau'nun neredeyse herkes üzerinde derinlemesine bir etki bıraktığını görüyoruz. Çok sayıda insan, tıpkı Kant gibi, Rousseau'yu insanlığın gelişimi ve özgürlüğü için harika olasılıkların müjdecisi olarak görmüştür. Elbette herkes Rousseau'nun olağanüstü ya da özgürleştirici olduğunu düşünmüyordu; birçokları ondan tiksiniyordu. Bu sayı öylesine fazlaydı ki yaşadığı dönemden, ondan son derece farklı tipte birisi olan Adolf Hitler tarih arenasına çıkana kadar Avrupa'da ondan daha çok nefret edilen bir insan ya da bir isim olmadığını söylesek haksızlık etmiş olmayız. Oysa Rousseau ne kimsenin gözünü bürüyen kanı tatmin edecek bir şey yapıyor ne de ari ırk idealine olan bağlılıklarıyla insanların varoluş kaygılarını geçireceğini vaat ediyordu. Rousseau'nun böylesine muazzam ilgi görmesi -ve aynı ölçüde müthiş bir karşıtlık doğurması- doğrudan onun duyarlılığına, algılama biçimine dayanıyordu.