Metin Kaçan'ın bu kitabını elime ilk aldığımda, kapağının bile bir hikâye anlattığını fark ettim. 1990'ların başında yazılmış bir roman ama hâlâ sokakta yürürken kulaklarımda çalan bir müzik gibi.
Dil. İşte bu kitabın en büyük hazinesi. Yazar, İstanbul'un o tozlu, gürültülü varoşlarında konuşulan dili olduğu gibi kağıda dökmüş. "Ağabey" demiyor, "ağbi" diyor. "Gitmek" yok, "gitmek" var ama bir de "yürümek" var, bir de "kaybolmak". Bu dil o kadar canlı ki, okurken burnuna çöp kokusu, talaş kokusu geliyor. Kulaklarında arabeskle karışık bir yerli rock çalıyor.
Dellero karakterine aşık olmamak elde değil. Hayalleri büyük, imkânları küçük bir çocuk. Gitar çalmak istiyor, dünyayı değiştirmek istiyor ama önce kendi sokağından çıkamıyor. Onun çaresizliği, onun inadı, bazen saçmalığı bile çok gerçek. Çünkü Dellero sadece bir roman kahramanı değil, o dönemin binlerce gencinin bir araya gelip oluşturduğu bir tip. Babasız büyümüş, annesiyle didişmiş, sokakta kendine bir yer edinmeye çalışmış herkesi temsil ediyor.
Mekân tasvirleri muazzam. O gecekondular, o arka sokaklar, meyhaneler, kahveler... Okurken haritada kayboluyorsun. Sanki sen de o ara sokaktasın, duvarlara yazılmış yazıları okuyorsun, birinin arkasından yürüyüp "ne oluyor lan burada" diye sorasın geliyor.
Bazen kitap kendi ayağına çelme takıyor. Anlatıcı ara sıra "bakın şimdi size bir şey anlatacağım, dikkat edin" moduna giriyor. Sanki yazar okuyucuya güvenmiyormuş gibi. Politik mesajları bazen hikâyenin içinden doğal akarken vermek yerine, "şimdi siyaset konuşalım" diye durduruyor anlatıyı. Bu, kitabın ritmini bozuyor.
Kadın karakterler... İşte burası bana göre kitabın en zayıf halkası. Kadınlar ya annedir, ya "kız"dır, ya da arka planda bir silüettir. Dellero'nun gözünden baktığımız için bu belki normal ama yine