sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız
“Adını koyamadığım bir his ruhumu ele geçirdi- çözümlemeye olanak tanımayan, geçmişteki dersleri yetersiz bırakan, geleceğin de bana anahtarını sunmayacağından korktuğum bir sezgi. Benimki gibi şekillenen bir zihin için sonuncu değerlendirme bir felakettir. Düşüncelerimin doğasından asla –biliyorum ki asla– memnun olmayacağım. Ancak bu düşüncelerin belirsiz olması şaşırtıcı değil çünkü köklerini bütünüyle yeni kaynaklardan alıyorlar. Yeni bir anlam... yeni bir öz katılıyor ruhuma.”
“Beni sevdiğinden şüphem yoktu; ve onunki gibi bir yürekte aşkın sıradan bir tutkudan çok daha fazlası olacağını tahmin etmem zor değildi. Ama sevgi- sinin gücünü ancak ölürken anladım. “
Ligeia'nın gözlerindeki ifade! Nasıl da saatlerce bunu düşündüm! Nasıl da, bir yaz ortası gecesinin tamamı boyunca, derinliklerine inmeye çabaladım! Neydi - Democritus'un kuyusundan daha derin olan neydi - sevgilimin göz- bebeklerinin içlerinde yatan? Neydi? Bunu keşfetme tutkusuyla yanıp tutuşuyordum. O gözler! O iri, o parlak, o ilahi küreler! Benim için Leda'nın ikiz yıldızları oldular ve ben de onlar için müneccimlerin en sadığı oldum.