İnci, Steinbeck 'in okuduğum ikinci kitabı. (Diğeri Fareler ve İnsanlar).
Evet insanlar (!)
Acımasız, fırsatçı, bencil vs. dünyanın içine hapsolmuş gizemli yaratıklar...
Statü farkı, ırk ayrımı, adaletsiz hayat ve kalıba göre şekil alan insanlar gibi konulara dikkat çekilmiş
kitapta.
Kino; kendi yağında kavrulan, eşi ve bebeğiyle sıradan bir hayat süren Kızıldereli bir inci avcısı.
Günler ardı ardına geçerken, uğursuz aile türküsü çınlıyor kulaklarında. Beraberinde de uğursuz bir gün...
Kino 'nun oğlunu (henüz bebek) akrep sokuyor. Çaresizlik içinde kendilerini sırf ırkları yüzünden aşağılayan, gözü paradan başka bir şey görmeyen hantal doktorun kapısını çalıyor eşiyle birlikte.
Ama doktor parasız düdük çalar mı? Kapısından geri çeviriyor Kino ve ailesini.
İnsanlara parayla hayat biçilen bu ortamda para bulmak için, bebeğini kurtarmak için, çaresizliğin limitlerini zorladığı için son bir umut varıyor teknesine. Arıyor, tarıyor, dua ediyor bir inciye rastlamak hayaliyle, tek çocuğunu parasızlığa kurban etmeme isteğiyle.
Buluyor da. Daha önce kimsenin bulamadığı büyüklükte, paha biçilemez değerde pırıl pırıl parlayan bir inci. Buluyor bulmasına ama, o inci uğruna elindeki İnci 'sinden oluyor. İnci beraberinde ne kadar bela varsa getiriyor. Kara bulutlar çöküyor gelişiyle...
Yine Steinbeck ve yine etkileyici bir kitap. Başladığınızda zaten bir solukta okuyacağınız için daha fazla ayrıntı vermiyorum :) İyi okumalar.
İnciJohn Steinbeck · Sel Yayıncılık · 202349,8bin okunma
Kitapta adından da anlaşılacağı üzere 'Bir Kadının Hayatından Yirmi Dört Saat' anlatılıyor. Kolay okunabilen, dili açık ve etkileyici olan kısacık bir kitap. Ama nasıl bir kitap olduğundan ziyade bende uyandırdığı duygulara, çıkarımlara değinmek istiyorum.
Bir insanı yargılamak çok kolay. Asıl zor olan farklı açılardan olaylara bakmak , iyi ya da kötü her türlü davranışının tesadüf olmadığı, her birinin altında yatan bir çok nedenin olduğunu düşünerek anlamlandırmaya çalışmak aslında. Sokakta, televizyonda, internette vs. başka ortamlarda gördüğümüz, ilginç bulduğumuz, aslında 'bizim gibi olmadığı için' yargılamaktan çekinmediğimiz insanların hayatında buluşuyoruz farkında olmadan. "Asla yapmam /böyle davranmam/şuraya asla gitmem" gibi hepimizin kurduğu iddialı cümleler vardır.
Ama ne yaparsak yapalım, ne söylersek söyleyelim insan yazgısından kaçamıyor. Ve genellikle de neyi yapmam dediyse çoğu kez onun içinde buluyor kendini. Yirmi dört saat değil, bazen yirmi dört saniye bile (bir bakış, bir gülüş, karşılaştığımız acı bir olay) değiştirebiliyor hayatımızı. Göz açıp kapayıncaya kadar yeni kapılar, yeni hayatlar çıkıyor karşımıza.
Bazen tanıdığımız, kendimize en yakın hissettiğimiz kişilere anlatamadığımız belki de verecekleri tepkiden korktuğumuz sırlarımız vardır çoğumuzun. Ama içimizde tuttukça da beynimizi kemiren, vicdanımızın kulaklarımızdan sıyrılmadığı sırlar...
Tıpkı Mrs. C 'nin de olduğu gibi. Hiç tanımadığı birine, sırf insanları yargılamadan anlamaya çalıştığı için kendisine yakın gördüğü o adama anlatıyor 67 yıllık hayatının belki en kısa ama onun için en sarsıcı, affedilemez ' yirmi dört' saatini.
Ve "Bir kadının psikoloji bir erkek tarafından nasıl bu kadar iyi anlaşılır ve anlatılır? " sorusu cevap bulamadan yer ediniyor kafamda...
"Kim ne derse desin sözcükler ve fikirler dünyayı değiştirecek güce sahiptir." buna 'öğretmenler' ve 'öğretenler' i de ekleyerek devam etmek istiyorum. Evet 'Ağaç yaşken eğilir" ama yaş ağacı ne tarafa çekersen o tarafa gider. Bu doğrultuda çocukların da en büyük şansı ya da şanssızlığı olarak iki faktör çıkıyor karşımıza.
1-Aile
2-Okul.(dolayısıyla da öğretmen)
Kitapta da bu iki faktörü olumsuz yönleriyle görüyoruz.
Welton Akademisi... İngiltere 'nin seçkin (!) okullarından olan baskıcı ve bir o kadar da baskıcı bir müdürü olan yatılı okul. Aile zoruyla buraya yatırılan :/ zavallı öğrenciler. Buradaki onlarca öğrenciden 7 tanesi üzerinden anlatıyor kitap. Yeni edebiyat öğretmeni ve sıradaşı bir insan olan Bay Keating dokunuyor bu çocukların hayatına. Hayata güzel ve farklı yönlerden bakmayı, özgür düşünmeyi, boyun eğmemeyi öğretiyor bu gerçek 'eğitimci' onlara. Ve Ölü Ozanlar Derneği ' den de bahsetmezsek olmaz. Bir zamanlar kendisinin de öğrencisi olduğu okulda öğretmenliğe başlayan Bay Keating ve arkadaşlarının kurmuş olduğu bir nevi sanat topluluğu. Meraklı öğrenciler onun da vesilesi ile geleneği devam ettiriyor.. Tabi bir bedel ödemek koşuluyla
..Ne olursa olsun hayallerinden vaz geçmeyen, özgür ve sorgulayan bireyler olmak , gerçek hayatta da Bay Keating gibi hayatımıza dokunan insanlarla karşılaşmak dileğiyle...
"Şu büyükler gerçekten de çok tuhaflar."
Kitapta sürekli tekrarlanan, basit bir cümle gibi görülse de üzerine düşünüldüğünde anlam yüklü, küçükler için anlaşılmazın özeti olan bir cümle belki de.
"İnsan" gerçeğinin bir çocuğun gözünden en saf en temiz haliyle anlatımından oluşuyor kitap. İnsanların kendi yerleşim alanları (zihinlerde kurdukları aslında olmayan gezegenleri) esas alınarak birden çok insanın yaşadığı gezegene, Dünya 'ya varıyor herşey. Ne yaptığını bilmeyen insanlar ; kendini her şeyin sahibi gibi gören, birilerine üstünlük göstermeye çalışan, hayatı sorgulamadan yaşayan, dostluğun sevginin değerini bilmeyen insanlara göndermeler yapılıyor bir bakıma. Her ne kadar çocuk kitabı gibi görülse de aslında öncelikle büyüklerin okuması gereken, her bir satırından bin ders çıkarması gereken bir kitap. Büyüdükçe nasırlaşan, pas tutan kalplerimizi temizlemek için bir fırsat aslında. Okumayan kaldıysa, öz eleştiri yapmak isteyen varsa buyursun derim.
Sevdiği, Leyla'sına mektubu ulaşsın diye yirmi beş kuruşluk posta pulu için iki saat hamallık yapan güzel insanın anısına...
Ahmed Arif (1921 - 1991) Diyarbakır doğumludur. Ortaöğrenimini Afyon Lisesi 'nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi' nde felsefe eğitimi yaparken dönemindeki karışıklıklar nedeniyle iki kez tutuklanmış ve eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalmıştır.
"Şiirimizde bir doruktu. Her zaman başı karlı genç ve görkemli kalacak bir doruk! Estirdiği yer Anadolu kokulu, halk kokulu esip duracak." diyordu Cemal Süreya onun için.
Hayatı boyunca Anadolu' yu yazdı şiirlerinde . Anadolu insanını, ezileni yazdı. Ve bir de çok sevip de kavuşamadığı Leyla 'sını.
Belki çok acı çekti hayatı boyunca, çok işkence gördü. Ama Leyla' sı sayesinde tutundu hayata.
"Canım benim,
Bilir misin, 'canım' dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu." diyordu. "Seni cehennem bir hasretle öperim."
Şiirinin bir ayağı derin acılarda, bir ayağı "yokluğun cehennemin öbür adı olan cehennem" dedir. Bir yanda "demir kapı", "kör pencere" ; öbür yanda "yeşil soğan", "karanfil kokan cigara", "dağlarına bahar gelmiş memleket".
Ve,
Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, karanlık...
Ve zehir - zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık...