Aşkın, sadakatin, ailenin, dostluğun ve ihanetin anlatıldığı şahane bir roman okudum hafta sonu. Gerçekten elimden bırakamadım. Öyle akıcıydı ve öyle güzel anlatılmıştı ki, kendimi bir anda hikayenin içinde buldum ve bir de baktım ki kitap bitmiş.
Bu kitap için salt aşk romanı demek yanlış olur. Her ne kadar Leyla ve Cihan'ın aşkı üzerinden ilerlese de, özellikle kitaptaki başrol olmayan diğer karakterlerin hikayeleri de çok etkileyici. Aile bağları ve aile diziliminin insan hayatını ne denli etkilediğini yürekten hissedecek ve özellikle bazı bölümlerde sarsılacaksınız. Hatta bence bazı ya karakterlerin hikayesi başlı başına bir roman olacak kadar derinlikli. Peki kitabın ana omurgası olan aşk nasıl anlatılmış derseniz; tam dozunda, kararında, olması gerektiği gibi, adına yakışır şekilde. Öyle güzel bir sevgi anlatımı ki, kelimelerin gücüne hayran kalıyorsunuz.
Velhasıl çok beğendim ben "Bana Dileğini Söyle" kitabını. Çiğdem hanım bu yıl yolumun kesiştiği ve iyi ki tanışmışız dediğim yazarlardan oldu. Sizlere de yürekten tavsiye ediyorum Her Ay Okuyanlar Kulübü
Cem Aksu'dan okuduğum ikinci şahane kitap ile karşınızdayım. İlk kitabı Sarmal'ın devamı niteliğinde olan "Kapan" aynı şekilde sizi harika bir hikayenin içerisine çekiyor.
İlk kitapta kısmen bahsedilen Sergey'in ve yeni tanıştığımız Gabriel'in hikayesine konuk oluyoruz bu sefer. Ah Gabriel, büyük hayranlıkla okudum seni. Ne istediğini bilen, çok genç yaşta bile ayakları sağlam yere basan, karakterli bir genç. Sergey ise bir mafya babası. Bu güzel genç ile bir mafya babasının yolu nasıl kesişebilir? Ortak bir geçmişleri olabilir mi? Yoksa geçmişten gelen bir intikam planı mı?
Kitapta ilk hikayede olduğu gibi yine aşk, ihanet, entrika ve intikamın alası var. Bazı bölümlerin sonunu tahmin etseniz de yazar sizi öyle bir ters köşe yapıyor ki. Bu da hikayenin sürekli sizi içine almasını ve heyecanını sağlıyor. Ve tabi ki her bölümün başındaki alıntılar...Gerçekten onlara da kocaman bir benden.
Kitabın devamı olursa ya da Cem bey yeni bir kitap hazırlarsa zevkle okuyacağımıza eminim. Kaleminize sağlık.
Video yayında bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsiniz; youtu.be/cobIueHIvBU
Dostlar selamlar öncelikle nasılsınız umarım iyisinizdir.
İlk olarak aslında şunu bilmek gerekiyor George Orwell 21'nci yüzyılın, hatta buna 19'ncu yüzyılı da dahil edersek en iyi yazarlar kategorisinde görebiliriz. Çünkü Orwell'ın hayat hikayesine, yaşadığı döneme ve kitabı yazdığı tarihlere baktığımız zaman George Orwell'ın dünyasında şunu görüyoruz; bir tarafta Sovyetler Birliği bir yanda da Batı tarafı. Şimdi bu tarihsel soğuk savaş taraflarını ve haritayı aklımızda tuttuğumuz zaman şunu görüyoruz ki Orwell burada resmen Sovyetler Birliğini eleştirmekle birlikte aslında Demir Perde, yani Sovyet uydu devletlerini ve bu devletler içerisindeki hiyerarşik yapıyı eleştirdiğini resmen gözler önüne sermektedir.
Zaten kitap içerisinde komünizme, dine, toplum yaşamına ve gerçeklerine kadar derin eleştirileri görmekteyiz. Kitabın içerisinde de başlıktan da anlaşılacağı üzere Hayvan Çiftliği yazıyor fakat biz burada her zamanki gibi Orwell'ın diğer kitabında olan 1984'deki olayların klasik Orwell sunumu ile Hayvan Çiftliğine geçmiş olabileceğini fark etmemek mümkün değil.
Genel olarak toparlarsak 1984'de yönetimi eleştirme ve yöneticilerin size yaptığı baskıları görüyoruz, tıpkı bunu Hayvan Çiftliği kitabında gördüğümüz gibi, fakat bir farklı; bu sefer hayvanların burada yönetimi ele geçirdiğini görüyoruz. Kulağa garip geliyor olabilir ancak hayvanların konuştuğunu, hayvanların insan gibi davrandığını ve bu hayvanların kendi içerisinde bir hiyerarşi kurduğunu bilmek işi daha da garip hale sokuyor. Buradan da anlaşıldığı üzere kitap aslında tamamen bizleri yansıtıyor.
Bundan sonrasına fazla spoiler vermek istemiyorum ancak 1984'ü zaten çoktan okuduysanız bu kitabın da ne anlatmak istediğini
Eleştiri videosu yayında; youtu.be/MXyTBFwZASc
Dostlar selamlar öncelikle nasılsınız? Umarım iyisinizdir şimdi bugünkü İlber Ortaylı’nın kitap incelemesini uzun zamandır yapmayı düşünüyordum ancak bu inceleme tamamen kendi görüşlerimle ilgili olacak.
Ancak Türkiye’de eleştiri ortamı tam olarak oluşmadığı ve insanlar fikirlerini özgürce ifade edemediği için sürekli olarak aman oraya dokunma, aman şuraya dokunma tarzı bir sorunsalla karşılaşıyoruz. Doğal olarak bir şey hakkında fikir belirtirken sürekli olarak toplumun korku kültürüyle karşı karşıya kalıyoruz. Fakat bugün bunlara her zamankisi gibi set çekip kendi görüşlerimi açıklayacağım.
Öncelikle kitap gerçekten çok güzel klasik İlber Ortaylı hayat tavsiyeleri ancak şöyle bir durumla karşı karşıya kalıyoruz ki o da Ortaylı’nın olaylara kendi maddi çerçevesinden baktığını görmekteyiz. Peki nedir bu?
Kitap içerisinde sıklıkla Roma’ya gidin, kendinizi geliştirin, ufuklara yelken açın, İtalya’ya ve diğer Avrupa şehirlerine giderek kendimizi yaşam alanımızın sınırlarından çıkarmamızı ve sürekli olarak gelişim içine girmemizi söylüyor. Bu tabii ki normal ve bir akademisyenin söyleyeceği klasik şeylerdir ancak burada durmamız gereken bir nokta var. O da Türkiye’nin maddi durumu. Standart bir Türk öğrenci burs aldığını düşünsek bile bu maximum 800 TL yani 50 dolar gibi bir rakama tekabül ederken gençlere böyle vaatlerde bulunmak ne kadar doğru? Peki gençleri geçelim standart bir asgari ücretliye bakalım isterseniz. Bugün Türkiye’de asgari ücret miktarına baktığımızda dolar bazında 290 gibi bir rakamı görüyoruz. Peki Türkiye ve İtalya ya da Almanya uçuş biletine baktığımızda ne gibi bir rakam çıkıyor? (Dikkat ederseniz ben kira, elektrik faturası, doğalgaz gibi noktalara değinmiyorum bunun yanında pasaport ve vize