Barkın Can Topcu

Puan vermedi·123 syf.··
2025 55. kitabı
·
6 saatte okudu
·
Okunma: 04 Ağustos 2025 21:46
ANDREY PLATONOV’UN MUTLU MOSKOVA ROMANI ÜZERİNE BİR İRDELEME Okuduğumuz iyi romanlar, güçlerinin büyük bir bölümünü yaratılan karakterlerden ve onların ustalıkla yansıtılmasından alırlar, Platonov’un önemli eserlerinden biri olan Mutlu Moskova isimli roman bu perspektifte düşündüğümüzde oldukça başarılı bir roman olarak önümüzde belirmektedir. Romanda karakterler farklı oldukları kadar derinliklidir de. Sıradışı karakterlerin yaşama tutunuşları, vazgeçemedikleri tutkuları ve değişimleri anlatılırken gerçeklikten değil de, gerçekliğin bize dayatılan biçiminden kopmaktayız adeta. Zira bizi gerçeklikten kopartan romanlar yerine, gerçeği sorgulayan ve yıkıp yeniden yaratan kitaplarla hemhal olmak çok daha iyi bir karar olacaktır. Burada basit bir Nietzsche vurgusu sezilmesin; buradaki sesleniş kapitalizmin sanat anlayışına dair bir eleştiridir. Bizi gerçeklikten kopartmaktan o kadar çok söz ediyorlar ki, gerçekliğin sahiden ne olduğunu bilmeden onların dillerinin himayesi altına giriyoruz. Babası tifodan ölen ve bir yetimhaneye gönderilen Moskova’nın sokaklarda gezmesi, büyümesi, havacılık okuluna girmesi, arkadaşlıkları, aşkları gibi temalar üzerinden ilerleyen bu romanı anlamlandırabilmek için karakterler özelliklerine itinayla yaklaşmalıyız. Moskova ne kadar özgürlüğüne düşkün ve duygusal özellikler ağır basan bir karakterse, tanıştığı ya da hayatına giren karakterler bir o kadar rasyonel hareket eden, hiç durmadan çalışan ve dışarıdan bakıldığında duygusallığa hayatlarında pek de yer tanımadığına kanaat getirebileceğimiz özellikteki insanlardan oluşmaktadır. Zira karakter farklılıkları, hatta daha çok karakter çatışmaları bir romanın niteliğinde önemli yer tutan ögelerdendir. Romanın başında bir gece vakti elinde meşaleyle sokaktan koşarken Moskova’nın gözlerinden
Mutlu MoskovaAndrey Platonov · Metis Yayınları · 2012340 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Puan vermedi·159 syf.··
2025 53. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 03 Ağustos 2025 15:37
ASLI ERDOĞAN’IN KIRMIZI PELERİNLİ KENT ROMANI ÜZERİNE BİR İRDELEME Aslı Erdoğan’ın dünya çapında büyük etki yaratan ikinci romanı olan Kırmızı Pelerinli Kent, Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde bulunan bir Türk karakter Özgür’ün penceresinden ilerliyor. Suçun, sefaletin, şiddetin, boş vermişliğin, tükenmenin, acının, hastalığın ve yoksulluğun boy gösterdiği bir kentte, Rio’da var olmaya çalışan Özgür; bir yandan içinde bulunduğu hengâmenin de etkisiyle yazarak yaşıyor, yazarak kentin dayanılmaz karanlığı içinde kendi ışığını yaratmaya çalışıyor. Yazdığı kitap, belki de hala Rio’da bulunmasının tek nedeni! Var olan toplumsal gerçekliğin çürümüşlüğü ile varoluşsal çıkmazların beraber gittiği Özgür’ün penceresinden dünyaya baktığımız bu roman, insan psikolojisini aktarmakta da büyük bir başarı gösteriyor. Romanda kimi zaman kendimizden parçalar buluyoruz, herkesin yaşamının bir parça da olsa aynı olduğu gerçeğini anımsayarak. Her insan kendisine yaşamında en az bir kere neden buradayım sorusunu yöneltmiştir; bu insan olmanın bir parçasıdır. İnsan aşmak ve yıkmak ister, kendi varoluşu sürekli bir sallantıdadır çünkü. İşte, Rio, belki de her şeyden çok bu bunalımın, kaygının; yine de her şeye rağmen var olmaya çalışmanın romanının geçtiği kent. İnsan bir cehennemin içinde de ayakta kalabilir mi, tutunacak bir şeyler üretebilir mi sorusuna yanıt olarak da okunabilecek pek çok pasaj bize yok oluşun eşiğinde, her şeye, tüm engellere rağmen meselenin kendi iç gerçekliğinin peşinden koşmanın bahşettiği güçlü duyguyu hissetmekten geçtiğini ustalıkla anımsatıyor. Bu basit bir azim değildir, insanın tüm saldırılara rağmen güçsüz düşmüş benliğini her an yeniden yaratma çabasıdır. Özgür, elbette Rio’da hapis değildir ancak varlığı orayı keşfettiği, kitabını yazmaya başladığı andan
Kırmızı Pelerinli KentAslı Erdoğan · Everest Yayınları · 20121,519 okunma
Puan vermedi·218 syf.··
2025 51. kitabı
·
30 saatte okudu
·
Okunma: 31 Temmuz 2025 19:39
GUY DE MAUPASSANT’IN BİR YAŞAM İSİMLİ ROMANI ÜZERİNE BİR İRDELEME Guy De Maupassant’ın önemli eserlerinden Bir Yaşam, hemen her yönüyle derinlikli bir yapıt olmasının yanı sıra okuyucuyu sürüklemeyi, farklı bir dünyaya sokmayı ustalıkla başarıyor. Modern edebiyatın pek çok nüvesinde karşımıza çıkabilecek bir kurgu izlenimi verse de, her karakterin altında farklı ve özgün bir izlekle karşılaşıyoruz. Roman okuyucuyu soktuğu bu farklı dünyada kendisini sorgulamasına olanak sağlıyor. Yaratılan karakterler kimi zaman acıma kimi zamansa öfke yaratıyor, empati yeteneğimizi geliştiriyor. Yapıtın belki de en güçlü yanlarından biri bütünlük, hiçbir şey boşlukta kalmıyor, her şey muhakkak bir yerde yerli yerine oturuyor ve baştan sona her olay, her betimleme, her düşündürücü satır bir şekilde yazarın zekâsını, ustalığını tanıtlıyor. Çünkü hiçbir şeyin postmodern edebiyatın çeşitli nüvelerinde karşımıza çıktığı gibi; “her şey uyar” mantığı ile ilerlemediğini sezinliyoruz. Yine de bazı olayların bizi şaşırtmaması, belki de gizin eksik bırakılması romanın nadir eleştirilecek taraflarından. Bir diğer eleştiri ise romanda ilk ortaya çıktığı an bizi şaşırtan, düşünmeye sevk eden karakterlerin belki de başında gelen Lison Teyze’nin romanın genel şeması içinde biraz ikincil plana itilmiş olması. Çünkü Lison teyze, romandaki en felsefi karakterden biri. Bunu deyince felsefeci olduğu ya da düşüncenin başka bir alanıyla temaşa kurduğu zannedilmesin. Onu felsefi kılan, tam da diğerlerinden farklılığı, özgünlüğü ve elbette gizemli tarafı. Çünkü Lison Teyze hiç kimsenin umursamadığı, dikkate almadığı bir karakter olmanın yanı sıra, hayatının hemen her döneminde bir nesne yerine konulmuşluğuyla, hassas ama her şeye rağmen iyiliği ile gerçekten ilginç bir karakter. Romanın ana karakteri
Bir YaşamGuy de Maupassant · İmge Kitabevi · 2014276 okunma
Puan vermedi·303 syf.··
2025 49. kitabı
ALBERT CAMUS’UN VEBA ESERİ ÜZERİNE BİR İRDELEME Çağımıza dokunan, çağımızın olgularını felsefi ve edebi düzlemde yansıtan bir eser olarak Albert Camus’un Veba isimli romanı bir salgından, hastalıktan, ölümden ve acıdan çok daha fazlasını bize olağanüstü bir bakış açısı ve dille yansıtmayı başarıyor. Zira elbette yaşamımızda yerini bulan, mutsuzluğun ve umutsuzluğun kendisi bize yakındır hatta fazlasıyla tüketilmiştir de… Ancak Veba’da Camus tüm bu nesnel gerçekliği sanatsal ve felsefi bir düzlemde yansıtarak ona bir renk veriyor ve bununla gerçeği yeniden üretiyor adeta. Yoksa herkes sefaletin notlarını düşebilir, güncesini yazabilir ama herkes onu böylesine bir kurgu ile dönüştürmeyi başaramaz. Eserin sonlarına doğru öğrendiğimiz üzere(ama yanı zamanda hep hissettirdiği gibi) roman bir karakterin anlatısıyla vücut buluyor ve bu karakter Doktor Bernard Riexus. Roman onla başlıyor ama sıradan bir roman gibi salt onun dünyasıyla devam etmiyor. Çünkü Riexus da dâhil olmak üzere tüm kenti etkisi altına alan salgın, herkesin kendi yaşamını bir süreliğine de olsa acı sonuçlarıyla, ölümlerle ertelemeyi zorunlu kılıyor. Sıçanların devasa bir biçimde yayılmasıyla gerçeğin tuhaf ve beklenmedik doğası ile karşılaşan kent, birden salgının yayılmasıyla büyük bir başkalaşım geçiriyor. Değişim ani olsa da hemen kabul ettirmiyor kendisini. İnsanlar her zaman ani gelişen değişimler karşısında garip tutumlar sergilemişlerdir. Romanın geçtiği kent olan Oran da Camus’un vurguladığı gibi sıradan bir yerdir. Öyle bekleneceği gibi marjinal insanlarla dolu değildir ancak romanın birçok karakteri son derece sıradışı niteliklere ve yaşam öykülerine sahiptir. Normal ve dışına çıkılması çok da tahayyül edilmeyen bir yaşam sürenlerse genel olarak kenttir, romanın ana karakterleri değil. Bir
VebaAlbert Camus · Can Yayınları · 202024,6bin okunma
Puan vermedi·208 syf.··
2022 442. kitabı
·
21 saatte okudu
·
Okunma: 11 Eylül 2022 11:48
Eğer biri bana idealist felsefenin kendi savunusunu nasıl üstlendiğini sorarsa; hiç çekinmeden: "Modern Çağın Sonu'nu oku!" diyebilirim. Kitap olağandışı saçmalıkların imlemesinin yanı sıra bir o kadar da müneccimlik taslamada oldukça başarılı. Kitabın en önemli kusurlarından biri ise; Marx'ın ifadesine benzer şekilde hiçbir şey bilmeden kendini her şeyi biliyormuş gibi göstermek. Her ne kadar bilimin de, bilim üretiminin de; var olan kültürle, dille, çağ ile ilişkilendiği noktasında haklı bir tavır takınsa da; bunu benzersiz bir mantık ve tutarsızlık hatasıyla idealizme kanıt haline getirmeyi başarıyor, ya da daha doğru sözcüklerle başardığını sanıyor. Küçük bir çocuk dahi çevresinin düşüncelerini etkilediğinin öyle ya da böyle farkındadır ancak John Lukacs ortalama bir çocuğun dahi düşemeyeceği bir hataya yaslanarak bilimin; yani dış gerçekliğin varlığını topyekün reddedişe gidiyor. Bir taraftan insanı etkileyen bir dış gerçekliğin doğrulanması öbür yandan bu dış gerçekliğin kendini diyalektik serimleyişini bundan da öte neden-sonuç ilişkisini belirsiz varsayımlara dayanarak reddetmek....Hatta ve hatta bizzat Marx'ı, Darwin'i, Einstein'ı ve Freud'u hiç anlamadan dar ve sığ bir yaklaşım örgüsüyle taşa tutmak... Neymiş; Heisenberg'in Belirsizlik ilkesinden dola çıkarak determinizmin meşruluğunu karalamaya çalışmak. Bilim gelişir, dönüşür, yanlışlanır ama hiçbir zaman bir bilim insanına ya da kendini tarihçi olarak serimleyen bir zat'a bu denli ileriye giden bir entelektüel ahlaksızlık yakışmaz. Bu bizzat ve bizzat bilim icra edeyim derken bilimi karalamakta başka bir şey değildir-tabii pragmatist amaçlar söz konusu değilse; eğer öyleyse durum daha da vahim...- Neymiş Marx milliyetçiliği kavramamış, Darwin insan ile hayvan arasındaki ayrımı görememiş, Freud psikanalizi
Felsefe-Düşünce
Modern Çağın SonuJohn Lukacs · Ketebe Yayınları · 201882 okunma