İnsanda umut diye bir şey kalmadığında hayat daha ciddi ama daha olumlu bir hâl mi alıyordu? Nasıl bulutlar dağıldığında dağların tepeleri ufukta daha belirgin görünüyorsa hayat da tüm yanılsamalar kaybolduğunda çok daha gerçekçi mi oluyordu?
Kaldı ki ne olduğunu tam olarak kestiremediğim bir içgüdü de bana bu kadar radikal ve her türlü ince detaydan yoksun, basmakalıp kural bolluğuna karşı tetikte olmam gerektiğini söylüyordu. Ahmak insanlar, davranışlarına mümkün olduğunca az müdahale edilsin, tüm detaylarda özgür bırakılsınlar diye ahlak anlayışlarını devasa ve bölünmez bir kalıba sokarlardı.
Gençlik yıllarında, böylesine sahte ve tükenmiş bir toplum karşısında hayrete düşmek, aslında insanın fesat bir zihinden ziyade saf bir kalbi olduğunu gösterir. Kaldı ki toplumun bu bakımından korkacağı hiçbir şey yok çünkü üzerimize öyle bir çöker, alttan alta bizde öyle kuvvetli bir tesir bırakır ki evrensel kaliba göre yoğurulmamız uzun sürmez. Önceden hayret ettik lerimizden eskisi kadar etkilenmeyiz. Nasıl insan hınca hınç dolu bir tiyatro salonunda başta güçlük çekmesine rağmen sonunda rahatça nefes alabiliyorsa biz de aldığımız yeni şekle alışır, hayatımızı bu şekilde sürdürürüz.
Oysa suçluluğumu kanıtlayacak hiçbir hareketim olmadı. Aksine, bazı davranışlarımın cömert ve fedakâr biri olduğuma işaret ettiği inkâr edilemezdi ancak yine de ahlaksız ve tekinsiz bir adam olduğum söyleniyordu. Neyse ki bu iki sifat icat edilmiş de insanlar bu sayede idrak edemedikleri olgular hakkında üstü kapalı konuşabiliyor, bilmedikleri şeyler hakkında fikir öne sürebiliyorlar.