alatasaray Lisesi’nde öğrenciydim, orta iki. Yakup Kadri’ler, Halide Edip’ler, Reşat Nuri’lerle başlayan 'edebi’ okumalarım romandan hikayeye açılıyor, şuradan buradan edindiğim hikaye kitaplarını okuyordum.
Ne var ki liseye kadar doğru dürüst hikayeler, dört dörtlük hikayeler okuma fırsatım olmayacaktı.
Öyle ya, Türkçe kitabımızda hikaye örneği ne vardı, hatırlamıyorum. İz bırakmamış olmalı. Biraz daha geçmişe dönünce, İlkokul Okuma kitabımızda yine o eşsiz Reşat Nuri’yle karşılaşıyorum: Onun kirazları ve kiraz ağacından düşüp ölen küçük kızı anlatan o kadar acıklı hikayesi...
Artık Galatasaray’dan ayrılmıştım. Atatürk Erkek Lisesi’nde ikinci sınıfta okuyordum, 10/A. Hocamız Bakiye Ramazanoğlu, Varlık Yayınları’nın yeniden yayımlamaya başladığı Sait Faik kitaplarını salık verdi. Yetinmeyip, derste "Mahalle Kahvesi"ni okudu.
Bu öykü birdenbire kalbimi kırdı, gönlümü çeldi. Hiçbir şey anlatılamaz görünürken büyük dramlar, yürek yakıcı serüvenler, ölüm kadar acı ayrılıklar, düşüşler ve ruh yücelmeleri anlatılıyor ve bütün bunların hepsi bir kış akşamı, gözden ırak mahalle kahvesine sığabiliyordu...
O zaman, dört beş ay, soluk soluğa Sait Faik okudum. Tam otuz yıl önce. Ama bana daha dün gibi geliyor. Sait Faik’in son öykülerini, Alemdağda Var Bir Yılan'da yer alanlara bugün daha çok seviniyorum. Otuz yıl önce tam kavrayamamıştım. O günlere ilişkin olarak bütün değişen bu.
Kavrayamazdım; çünkü ders kitabımızda bir hikaye tanımı vardı. Bu tanıma göre, hikayenin bir başı, bir düğüm noktası ve bir de sonu olmalıydı. Alemdağda Var Bir Yılan’ın öyküleri hep yarım kalmış bir yerden başlar ve yarım kalmış bir başka yere ulaşır. Şimdi anlıyorum ki, hikaye tanımları pek o kadar yararlı olmuyor.
Yine o sıralar Varlık Yayınları bir yandan Sabahattin Ali’nin bütün eserlerini