Fransız hanım, on seneden beri İstanbul'da bulunduğu halde Türkçe olarak, "Bakalım... Kısmet... Yavaş yavaş...” gibi bir iki kelimeden, cümleden başka bir şey bilmez fakat misyonerlerin Protestanlığı yaymak için gösterdikleri derecede bir taraftarlıkla kendi milletinin lisanını herkese öğretmek isterdi. "Voltaire'in, Hugo'nun, Jean-Jacques Rousseau'nun lisanını insanlık âlemi öğrenmeye mecburdur" diyordu. Türkçenin kendine mahsus bir edebiyatı olduğunu işittiği zaman tamamıyla inanmamışsa da yine hayrette kalmıştı. İstanbul'a ilk geldiği günlerde sofrada lisan bahsi geçerken, “Türkçe Bizantinlerin konuştuğu lisandan alınmıştır ya..." deyip de etrafındakilerin gülümsediklerini görerek, "Yoksa Mısır'da bugün konuşulan Arapçadan mı?..." Sonra hiddetlenerek, "Bilinmez ki, Şark'ta her hakikat kadınlar gibi örtülüdür!" derdi.