Adı Zebercet. Kasabalı, otel işletmecisi, otelin kâtibi. Otel dediysek de eski bir konak burası.Doğduğu ev, sonradan otele dönüştürülmüş, evrilmiş. Zamanında büyük bir yangından geriye kalan (tek sağ kalan) bir yapı. Zebercet' e kalan ailesiz, terkedilmiş yuva olamayan çatı...Keçecizadelerden Rüstem'in oğlu olup otelin kazancının kendisine gönderildiği Faruk Keçeci'nin işletmesi olan bir yer. Yanında çalışan Zeynep, arada bir kalmaya gelen müşteriler...
Düşünün ki! Bir 28 Kasım günü yedi aylık iken dünyaya gözünü açmış bir bebek...Anne karnına erken veda...Kendisine tahammülsüzlüğün baslangici. Minicik, pamuklara sarılası...Öylesine hassas, öylesine korunmasız bir beden... Adını bile ailesi değil, onu doğurtan kadın koyuyor. Pek de değerliymiş gibi: Zebercet! Kendisini Keçecizadelerin son bireyi olarak görmek istese de, konaktaki bir beslemenin çocuğu o... Annesi Saime' yi ilkokul yıllarında iken, babasını ise askerlikten döndükten hemen sonra kaybediyor. Babasi ölünce onun yöneticiliğini, otelin tüm sorumluluğunu üstlenip kendince sıradan hayatını sürdürmeye çalışıyor. Otelden pek çıkmıyor. Yalnız takiliyor. Çocukken çok kez arkadaşlarınca aşağılanmış, çelimsiz bir zavallı. Önemsiz hissettirilmiş, horgörülmüş, dışlanmış bir kimlik. Önceleri pek aldırış etmiyor. Farklı cinsel eğilimleri, gizli sapkınlıkları, bastırılmış duyguları var. Gerekmedikçe konuşmuyor Zebercet, iletişimsiz vs. Çayını yemeğini yapan otel çalışanı ortalıkçı Zeynep' e kendini değerli hissettirmeye çalışıyor. Karşılık bulamiyor. Varlığının kabul edilebilirliğini,sindirilebilirliğini, onaylanmayı istiyor. Olmuyor. Bu hayatı boyunca böyle devam etmiş.
Günlerden bir gün, gecikmeli Ankara treni ile otele gelen kahverengi mantolu, kısa topuklu ayakkabısı olan kahverengi gözlü, sivri burunlu