Halbuki hayatın şaşmaz bir saati var ve çarklarını yutsanız dahi hiçbir şeyi değiştiremiyorsunuz. Bunu kabullenmek benim beş yüz yılımı aldı.
Çaresizlik mi diyorsunuz? Bizim en büyük çaresizliğimiz, aklımızın hala başımızda olması.
Yokluğun varlıktan daha çok yer kapladığı zamanlar var, bildiniz mi? Bir gün illa bilirsiniz.
Yani biri eksildiğinde, evinizde yer açılmaz da tam ortasında kocaman bir delik açılır. Artık o deliğin üstüne basmadan devam etmeniz gerekir. Basarsanız düşersiniz. Kıyıdan kıyıdan yaşamak diye bir şey var,
zamanı gelince mutlaka öğrenirsiniz.
Ama öyle şeyler oluyordu ki, ben istediğim bahaneyi uydurayım, istediğim çiçeği ekeyim, balkonu botanik parkına çevireyim, "Canım evim" diye duvarlara falan sarılayım, kapıyı pencereyi dışarının çirkinliğine istediğim kadar sıkı sıkı kapatayım, dışarıda fokur fokur kaynayan cinnet açık unuttuğum bir aralık bulup içeri süzülüyor, beni ağılı bir duman gibi sinsi sinsi zehirliyordu.
Durduğum yerden bakınca, Handan hayatı evirip çevirme konusundaki ustalığı, dünya yansa vazgeçmeyişi, yaşam dolu inadı, sabrı, kanaatkarlığı ile gökyüzünde mutlu, uzak bir yıldız gibi ışıldayıp durmuştu hep. Ben çırpınıp dururken, o ne yapıp edip suyun üzerinde kalmayı başarmıştı.
Senin aşkın senin. Sana ait. Aşkını reddetse bile onu değiştiremez. Sadece ondan faydalanamaz, hepsi bu. Verdiğin, Momo, sonsuza dek senindir. Sakladığın ise ebediyen yitmiştir.