Bir süre düşündü ve sonra, "Seni koca sersem!" diye konuştu. "Bu dünya serbest dolaşan katiller,
işkenceciler, kiliseleri dolduran sadistler, çılgın şirketler ve ülkelerle dolu. Bu dünya daha farklı, daha iyi bir
yer olabilir, ama sen burada koca kıçının üstüne oturmuş zar atmaktan söz ediyorsun."
Ona bir şey söylemedim, çünkü o anda kavga etmek istemiyordum ve aslında kendimi biraz da suçlu gibi
hissediyordum.
Benim konuşmadığımı görünce, "Bu hastanenin bir maskaralık olduğunu sen de çok iyi biliyorsun!" dedi. "Bu
hastaneyi yönetenlerin hepsi kaçık aslında, öyle değil mi? Seni saymıyorum bile! Bana göre burada bir tek
akıllı adam yok. Amerikan ırkçılığının ne olduğunu da iyi bilirsin sen. Vietnam savaşını da biliyorsun elbette.
Sonra da kalkmış zar atmaya kalkıyorsun, ha! Zar atıyorsun!"
Masamın önünde durdu ve iki yumruğunu birden üç, dört kez masaya indirdi, sonra durdu ve yüzüne düşen
uzun saçlarını arkaya attı.
Bir süre sessiz kaldı, sonra sakin bir ifadeyle, "Ben gidiyorum, Doktor," dedi. "Buradan çıkıp dünyayı daha iyi
bir yer yapacağım. Sen burada kalıp rasgele bombalarını atabilirsin."
Ben de ayağa kalktım ve "Bir dakika, Eric," dedim. "Gitmeden önce sana..."
"Ben gidiyorum Doktor, haşiş için teşekkürler, sessizlik ve hatta oyunlar için de teşekkürler, ama bana
zarlarınla ilgili bir şey daha söylersen öldürürüm seni."
"Eric..dur...bekle...Sen..."
Ama o beni dinlemedi ve çıkıp gitti.
"Sevgili Fletch! Gözlerinle gördüklerine inanma. Dış görünüştür onlar
yalnızca, sınırlıdır. Kavrayışınla bak, öğrendiklerinin bilincine var, ve
böylece uçmanın yolunu bulacaksın."
Yeryüzünü kaplayan engin denizin düzeyi alçalmaya devam
ediyordu, ama hiçbir dağın doruğu başını kaldırıp, Ben
hurdayım, adım ağrı ve ben türkiye'deyim dememişti. Ama
büyük yolculuk sonuna yaklaşıyordu, sonucu, yani gemiden
inmeyi -ya da olacağı sanılan şey neyse onu- hazırlamaya
başlamanın vaktiydi.