Kitabın isminin geldiği yerden başlamak isterim düşündüklerime. Allah(c.c.)’ın Vadi-i Mukaddes’te Hz.Musa’ya ateş ağacı olarak görülmesinden dolayı verilmiş kitabın ismi ve sonuyla da güzel bir bağlantı kurulmuş böylelikle.
Takdim kısmından sonuna kadar beni oldukça etkileyen bu romanda aşk kavramı ve hayat anlayışları üzerinde bolca durulmuş. Takdim kısmında aşk kavramını hem felsefik hem de dini boyutta düşünürlerin neler söylediği üzerinde durulup, kitaba hazırlık yapılmış bir bakıma. Ben kitabı iki aşamada değerlendirdim.
Cemil burjuvazi hayatın içinde doğmuş, büyümüş bir gençken amcasının istediği yüksek mevkilere çıkmayı reddeder ve Bursa’ da bir mektepte muallimlik yapmaya başlar. (Eski Bursa betimlemeleri ayrı bir cezbediciydi benim için.)Bu aşamada dünyayı yaşamaktan kaçıp hayatı yaşamaya odaklanan Cemil’ in kendi iç dünyası ve hayatta ne aradığı çok iyi yansıtılmış.
İkinci aşamada Bursa’ya yabancı bir jeolog olan Juliet’ in gelmesiyle tepetaklak olan Cemil’in duygu dünyası adını verebiliriz.
Hikayenin sonu ise çok çarpıcı. Ulaşılmak istenen aşka ulaşıldı mı? sorusunu akıllara getirirken ateşin üstüne susuz konan çömleğin tabiî olarak çatlaması hakikati bir kere daha gösterir.
“Göklerin dönüşünü aşkın dalgalarından bil; aşk olmasaydı dünya donar kalırdı.” ~Mevlana
Sana Gül Bahçesi Vadetmedim…
Bazen insanın kendi aklıyla kavgası, dışarıdaki dünyayla kavgasından daha gürültülü olur. Deborah’ın içindeki fırtınalarla mücadelesi, “iyi olmanın” aslında bir çizgi değil; sürekli inişli çıkışlı bir yolculuk olduğunu hatırlatıyor.
Ve evet…
İyileşme bazen terapi odasında geçen sessiz bir bakıştır, bazen de “bugün en azından yatağımdan kalktım” demektir.
Küçük zaferler, büyük savaşların habercisi oluyor.
Ama kitabın en sevdiğim yanı şu:
Karanlık ne kadar çağırırsa çağırsın, umut bir köşeden “Ben buradayım, biraz sabret” diye fısıldıyor.
Deborah’ın hikâyesi bize şunu öğretiyor:
Hepimiz bazen kendi içimizde kayboluyoruz; ama biri bizi gerçekten duyduğunda, yol bir anda biraz daha aydınlanıyor.