Ayfer Tunç’un Annemin Uyurgezer Gecelerini elime aldığımda, ilk sayfalardan itibaren dili beni o kadar yakaladı ki bir anda kitabın çeyreğini okumuş buldum kendimi. Sanki karakterlerin dünyasına kendimi bırakmışım gibi hissettim. Ama zamanla fark ettim ki, bu akıcılık her zaman hikâyenin ritmiyle örtüşmüyor. Araya sıkıştırılan yan hayatlar, asıl meseleyi geciktiriyor; okurken bazen nefes almak gibi bir ihtiyaç doğuyor içimde.
En çok merak ettiğim, anane–anne–torun arasındaki ilişkiydi. Geçmişin bugüne nasıl sızdığını, saklı kalan sırların nesiller arası etkisini görmek istedim. Yüzleşme sahneleri daha derin olsaydı, karakterlerin hislerini daha güçlü hissedebilirdim. Ama bu eksiklik bile kitabın merak uyandıran yapısını bozamıyor; çünkü her sayfada “acaba sırlar ne zaman açığa çıkacak?” sorusunu sordum kendime.
Ana karakterin E. ’ye olan aşkı, neredeyse bağımlılık derecesindeydi. Kendini yerlerden yerlere vurduğu, eziklik psikolojisine girdiği sahnelerde onun kırılganlığını, çaresizliğini ve geçmişten getirdiği yüklerini derinden hissettim. Bu aşk, (aşk denilir mi onu da bilemiyorum) yıkıcıydı; sevgi, hayal kırıklığı ve teslimiyet birbirine karışmıştı. Karakterin yaşadıkları, hem yan hikâyelerle hem de kendi içsel çatışmalarıyla paralel ilerleyerek romanın duygusal merkezini oluşturuyor.
Dilin gücüyle karakterlerin dünyasına giriyor, ama bazı yerlerde “keşke olaylar daha net ilerleseydi” diye düşündüm. Hikâye yer yer dağınık olsa da, dilin ve atmosferin etkisiyle kitabı bırakmak mümkün olmadı. Belki de en güçlü yanı da bu: merak duygusu ve karakterin iç dünyasına olan yakınlık.
Sonuçta Annemin Uyurgezer Geceleri, beni hem büyüleyen hem düşündüren bir okuma deneyimiydi. Yüzleşmeler daha açık olsaydı, hikâye beni daha sarsıcı bir şekilde yakalayabilirdi. Ama