Bu kitabı okurken kendimi en çok bir sorunun içinde buldum:
Aşk gerçekten yaşanabilen bir şey mi, yoksa bazen sadece hissettiğimiz haliyle mi güzel?
Florentino ile Fermina’nın hikâyesi başta çok büyüleyici. Mektuplarla büyüyen, dokunmadan derinleşen bir aşk… Ama sonra fark ettim ki bu aşkın en güçlü olduğu yer, aslında en uzak oldukları yer. Birbirlerini gerçekten tanımadıkları, daha çok hayal ettikleri zaman.
Fermina’nın Florentino’yu bir gün görüp “ben buna aşık değilim” demesi beni sarsmadı değil :) çok gerçekti çünkü. İnsan bazen birine değil, o kişiyle ilgili hissettiği şeye aşık olabiliyor. Ve gerçek hayat o hissi taşımadığında, büyü bir anda bozuluyor.
Belki de bu yüzden Fermina’yı hiç yargılayamadım. O bir hayali değil, yaşayabileceği bir hayatı seçti. Dr. Juvenal Urbino ile kurduğu evlilik bana o kadar gerçek geldi ki saygı, düzen, birlikte geçen bir ömür vardı. Ama okurken içimde hep şu soru dolaştı:
Peki ya kalbi?
Çünkü evet, Fermina yanlış bir seçim yapmadı. Ama en derin duyguyu da yaşamadı gibi. Doğru olanı seçmek her zaman içimize sinen şey mi? Yoksa bazen sadece daha güvenli olanı mı seçiyoruz?
Florentino’ya gelince… Onun aşkı etkileyici ama bir o kadar da sorgulattı beni. Yıllarca beklemesi, vazgeçmemesi… Bunlar çok büyük şeyler ama bir noktadan sonra şunu düşündüm:
Bu gerçekten aşk mı, yoksa vazgeçememek mi? Çünkü birini sevmek sadece onu hissetmek değil, onunla bir hayat kurabilmek de olmalı. Florentino ise hep sevdi ama hiç gerçekten “yaşamadı”.
Kitabın sonunda yıllar sonra tekrar bir araya gelmeleri romantik gibi görünse de bende daha farklı bir his bıraktı, sanki ikisi de hayatı başka şekillerde yaşamış, başka şeyleri seçmiş ama içlerinde yarım kalan bir duygu hâlâ yer kaplıyormuş gibi.
Bu kitap bana büyük bir aşk hikâyesinden çok, bir